(...) Ben Türkçe’nin ezeli bir âşığıyım. Hepimiz öyle değil miyiz? Ben Türkçe’yi muhtelif devirlerinde muhtelif şekillerde gördüm ve sevgilimi o şekiller ve libaslar altında kendi cevherinde sevdim.
Ben eski Bâb-ı âli kâtiplerinden işittiğim süslü dili sevdiğim gibi, Aksaray’da Karpuz sergisinde müşteri ayartmak için çığırtkanlık eden Türk delikanlısının türlü zarâfetlerle dolu olan Türkçesini de sevdim.
Ben Divan Edebiyatı'nın gazelleriyle mest oldum. Fakat Sevgili İzmir’imin, İki Çeşmelik kızının incir işlerken söylediği türkü ile de mest oldum.
Ben o sevgiliyi atlas şalvarıyla, başının üzerinde altun işlenmiş takkesiyle gördüm. Ben onu perişan gönüllü şairin;
O gül endam bir al şala bürünsün yürüsün
Ucu gönlüm gibi ardınca sürünsün yürüsün
beytinde olduğu gibi bir şala sarılıp yürüdüğünü görerek de sevdim. Başında hotozu, belinde kuşağı, sedef kakılı sediri üzerinde uzanmış; yâhud Sa'dâbâd’da, Göksu’da seyrâna çıkmış haliyle gördüm, yine sevdim.
Fakat tabîatta herşey tekâmülden, inkılâptan ibaret olduğu için her devrin zevki de aynı olmuyor.
Ben son devrin İpekiş’in kelebek kanadı kadar ince, zârif, dört metrelik kumaşı ile giyinmiş, başında küçücük beresiyle bir rüzgar gibi kaldırımlar üzerinde seke seke giden ve rüzgar mı onu götürüyor, o mu rüzgarı sürüklüyor, diye, insanı şüpheye düşüren haliyle de Türkçe’yi gördüm ve sevdim.(...)
(Birinci Türk Dil Kurultayı'nda sunduğu bir teblîğden)





























