Üniversitelerimiz Neden Üniversite Olamıyor?

  • e-Posta

Üniversiteler ülke kalkınmasının itici gücü olarak, bilim, teknoloji üreten ve insan kaynağını yetiştiren, geliştiren kurumlar olmalıdır. Yalın olarak bu felsefeyle faaliyet gösteren üniversitelerin, dünya üniversitelerinin arasında sayılmasının, yani kelimenin tam anlamıyla “üniversite” olmasının önünde engel olamaz.

Anacak; bizim ülkemizde maalesef üniversitelerimiz henüz bu felsefeye sahip olamamış durumdadırlar. Üniversitelerimiz üzerinde etkin olan kurum ve kişilerin kısır çekişme ve çeşitli hesaplar içerisinde olması, akademik yükselmenin “yazılı olan ve olmayan” kriterlerinin uygulanma şekli, çeşitli lobilerin üniversitelerimiz üzerindeki etkisi, kısıtlı bütçe imkanları gibi unsurlar, üniversitelerimizin gelişmesinin ve dünya üniversiteleriyle yarışır hale gelmesinin önünde en büyük engellerdir.

Bu gün itibariyle, mevcut şartlarda üniversitelerimizin uluslar arası seviyede bir eğitim verebileceğini düşünmek hayalcilik olur.

Siz öğretim elemanlarınızı alırken, bilim adamı sıfatından başka sıfatlarını, giyimini, kuşamını, saçını sakalını, üye olduğu locaları, dernekleri, inançlarını, hangi gurup veya şahıslara yakın olduğunu belirleyici kriter olarak alırsanız, sizin bu kriterlerinize uymayan ama bir şekilde öğretim elemanı olmuş başarılı bilim adamlarının önünü keser, alanlarını daraltırsanız, tabiî ki akademik eğitimde uluslar arası standartları yakalayamazsınız. Ayrıca rektörlerinizin, dekanlarınızın hukuku yok saymasına meydan verir, hukukun içine çekemezseniz, üniversitelerde özerk yapı sağlayayım derken, buralar eğitim kurumları olmaktan öte, derebeylikler haline döner. Maalesef bu gün itibariyle görünen durum budur.

Bir üniversitenin oluşması, gelişmesi, kurumsal hale gelmesi süreç isteyen bir konudur. Bu süreçte yeterli bütçe, doğru yönetim, uzman ekip çalışması gibi çalışmalar üniversitenin kalitesini belirleyecektir. Dikkat edilirse gerek dünyada, gerekse bizde, kaliteli diyebileceğimiz üniversitelerin köklü geçmişlerinden ve geleneklerinden doğan oturmuş bir kurumsal yapıları vardır.

Bizde üniversitelerimizin birçoğu henüz yeni kurulmuş ve kurumsallaşmasını tamamlayamamış kurumlardır. Bir taraftan inşaatı devam eden binaların önüne üniversite tabelası asmakla, buralara rektör, dekan atamakla üniversite olunmadığı gibi, kaliteyi yakalamak ta mümkün değildir. Üniversitelerimiz bünyesindeki kısır çekişmeler hiç bitmemekte, üniversitede eğitim yapmak ve öğrenci yetiştirmek amacı, amaç olmaktan çıkıp öncelikler başka konular olmaktadır.

Mesela bu konular arasında; akademisyenlerimizin kariyer yapması, nerdeyse sadece, bazı yabancı dergilerde makalelerinin yayınlanması veya bazı kişilere yakın olunması şartına bağlandığından, akademisyenlerimizin de esas amacı bu olmakta, öğrencilere eğitim vermek, onları yetiştirmek sıkıcı ve gereksiz bir yan uğraş haline gelmektedir. Kariyerin önüne ÜDS diye bir dil sınavı konulup, bu dil sınavını yabancı dil bilmeyi ölçme yerine, akademisyenlerin kariyerinin önüne engel haline getiren yapı bu gün ortadadır. Bu yapıdan ne kadar verim alınabilirse, bizim üniversitelerimizden de maalesef o kadar verim alınmaktadır.

Üniversitelerde görev yapan öğretim elemanlarının sıkıntıları had safhaya ulaşmıştır. Bu sıkıntılardan bazıları yukarıda bahsettiğim konulardan doğmaktadır. Fakat bu konuyu daha somutlaştırmak gerekirse, konuyu üç ana başlıkta irdelemek gerekir. Bunlar yönetim ve mevzuattan kaynaklanan sıkıntılar, mali sıkıntılar ve bilimsel imkansızlıklardır.

2547 Sayılı Yüksek Öğretim Kanunumuz 12 eylül ihtilal dönemi ürünü bir kanundur. Bu kanunda zaman zaman değişiklikler yapılmasına veya yapılmak istenmesine rağmen, hep tartışmaların odağı olmuş, dokunulmaz bir tabu haline getirilmiş ve birilerine kalkan olmuştur. Bu yasa, bilgi çağına ve Türkiye’nin değişen şartlarına uygun bir yasa olmaktan çok uzaktır. Bu yasayla öğretim elemanlarımızın kaderi rektörlere ve YÖK’e emanet edilmektedir. Özellikle üniversite rektörlerine nerdeyse sınırsız yetkiler tanıyan, katılımcılıktan ve bilimsellikten uzak bu yasa, öğretim elemanlarımızın tepesinde Demokles’in kılıcı gibi durmaktadır.

Öğretim elemanlarımızın kariyer yapmalarının önüne gereksiz ve mantıksız engeller çıkarılmaktadır. Örneğin yukarıda da bahsedildiği üzere, Üniversiteler Arası Kurul Yabancı Dil Sınavı (ÜDS) ile yardımcı doçentlerimizin önüne set çekilmektedir. Şüphesiz akademisyenlerimizin yabancı dil bilmesi gerekmektedir. Fakat yapılan ÜDS incelenirse bu sınavın yabancı dil bilgisini ölçmekten öte, farklı maksatlar içerdiği açıkça görülecektir. Biz diyoruz ki; bu sınavı bu hale getiren ve olmazsa olmaz gören, yardımcı doçentlik barajını aşmış ve şu anada alabilecekleri unvanın en üstünde olan, söz konusu şahıslar bu sınava girsinler ne kadar başaracaklar bir görelim. Bu sınav “araç” olarak görülmesi gereken yabancı dili, nerdeyse akademik kariyerin tek “amacı” haline getirmiştir.

Akademisyenlerimiz ile Dünya üniversitelerindeki meslektaşları arasında aldıkları ücretler bakımından uçurumlar vardır. Kıt kanaat geçinmeye çalışan öğretim elemanları aldıkları ücretlerle bir taraftan yaşamlarını idame ettirmeye çalışırken diğer taraftan bilimsel kaynak ve dökümanlara ulaşmaya çalışmaktadırlar.

Ülkemizde eğitim sitemine ayrılan kaynağın Dünya sıralamasında en gerilerde olduğu herkesçe bilinmektedir. Bu olumsuzluktan üniversitelerimiz de payını almaktadır. Üniversitelerimize ayrılan kısıtlı kaynaklarla bilimsel çalışmaların doğru dürüst yapılması imkansızdır. Bilimsel çalışma pahalı bir uğraş olduğundan, öğretim elemanlarımız bu yetersiz kaynaklarla bilimsel çalışma yapamamanın sıkıntısı içerisindedir.

Şu anda 53 adet devlet, 24 adet vakıf üniversitesi olmak üzere toplam 77 üniversitemiz bulunmaktadır. Bunların bir çoğunun henüz alt yapı, donanım ve kadro eksiği giderilememiştir. Eksiklerin üzerine yeni eksikler eklemenin, ne ülkeye, ne bilimsel gelişmemize, ne de ülkemiz insanına olumlu bir katkısı olmayacaktır. Niteliksiz ve kalitesiz, sadece adı üniversite olan bir sürü kurum açmak yerine, mevcutları gerçek anlamda üniversite yapmak, kaliteyi ve kapasiteyi artırmak daha akılcı bir yaklaşımdır.

Bilinmesi gereken gerçek şudur ki, mevcut mantalite ve tekel kırılmadan, bir takım pansuman önlemler ve söylemlerle, ne bilim adamlarımız bilim adamı olabilir, ne de üniversitelerimiz üniversite olabilir.

Mustafa KIZIKLI
 

Yorum Ekle


ÇANAKKALE
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam

Orhun Kitapevi

Destan Romanlar

GÖK BAYRAK AŞKINA
Uygur Türklerinin Abdurrahman Han Destanı, 112 sayfa.
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL 
Reklam

URUMÇİ OLAYLARI

Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam

Misafirlerimiz

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün367
mod_vvisit_counterDün504
mod_vvisit_counterBu Hafta2220
mod_vvisit_counterGeçen Hafta3166
mod_vvisit_counterBu Ay4479
mod_vvisit_counterGeçen Ay14373
mod_vvisit_counterToplam203550

Çevrimiçi: 25
IP: 38.107.179.239
Tarih: 10 / 02 / 2012