Köy meydanında kocaman gövdeli bir dal kümesi... Kökleri toprağın derinliklerinde, yaşlı bir çınar olduğu belliydi. Gövdesinde yaralar, bereler, kurt yenikleri vardı. Dallarını budamışlardı. Köyün tek ağacıydı. Köylüler onun altında dinlenir, gölgesinde serinler, kahve içer sohbet ederlerdi.
Arabamız köyün meydanında durduğu zaman, çınar altındakiler ayağa kalkarak bizi karşıladılar. Birlikte yine çınarın altına geldik, kalın minderli peykelere oturduk. Çınar gerçekten serinlik veriyor dinlendiriyordu. Bir rahatlık, bir huzur vardı, hışır-hışır dallarının altında.. Hoş beşten sonra:
--- Ne köklü, ne ulu gövde böyle.. Ne yazık ki dallarının çoğunu budamış atmışsınız.. Kaç yaşında bu çınar, bilen var mı? dedim.
Köylüler, az ötemizdeki minderde oturan ak sakallı bir ihtiyara baktılar. O konuşsun istiyorlardı. Köyün en yaşlısı, oydu besbelli. Kalınca sardığı sigarasını yasemin ağızlığına geçirdi, yaktı. Hepimiz merakla onu dinlemeye hazırdık. Ağır ağır,derinden gelirmiş gibi konuşuyordu:
---- Onu bu meydana diktikleri zaman ben daha çocuktum. Birlikte büyüdük desem yeri var. Köküne su verdik ,toprağını çapaladık zamanında, baktık, gözettik, gözümüz gibi koruduk. Kökü toprağa sarıldıkça gövdesi büyüyor, güçleniyordu. Gövdeden yeni yeni dallar sürdü, dallardan dallar serpildi. Pençe gibi kalın damarlı iri yaprakları yağmura, doluva, rüzgara, güneşe siper oldu, çınarı kanatları altına aldı. Yıllar geçti. Kök gövdeye, gövde dala sahip çıktı, koca bir çıınar oldu. Görenler heybetinden ürkerlerdi. Derken ne oldu, nasıl oldu bilemiyoruz, bir kış dallarından biri kütürdeyerek göçtü. Bir fırtınada dallarından bir kaçı daha koptu. Bir bahar sarı sarı küfler kabuğunu sardı. Haşereler türemişti, nereden geldiği bilinmez haşereler, kökü, gövdeyi kemiriyorlardı. Aramızda gün görmüş, tecrübeli atalarımız: (— Siz gövdeye, köke bakın.. Kök ve gövde çürümezse bu çınar çok yaşar. Kökünü kurtlardan esirgeyin, gövdeyi küften mantardan koruyun, suyunu kıvamında verin..) diye öğüt veriyorlardı. Belli ki koca çınar hastalanmıştı. Gövdede yer yer çürükler, ezikler vardı. Haşereler üşüşmüştü. Temizledik, temizledik amma, dalları da budadık. Yeni, taze dallar sürsün, gövde güçlensin diye..
İhtiyar şöyle bir doğruldu. Sesi yiğin geliyordu. Gözümüzün içine baka baka konuştu:
— Çınar dediğin evlat, devlet gibidir. Koca devletimiz de böyle budanıp gitmedi mi? Ama sen köke bak, gövdeyi ayakta tut.. Yeni dallar sürer, taze yeşillikler doğar. İş kökte ve gövdede...
— Peki Baba... Kökü ve gövdeyi nasıl ayakta tutabiliriz? Koca çınarla yaşıt, gün görmüş ihtiyar köylünün “çarıklı erkan-ı harpliği” üzerindeydi:
— Şu çınar var ya, köyün tek ağacı o.. Varımız-yoğumuz bu... Ya ayakta durur, ya da göçer gider. Ayakta durur, eğer kökünü kemiren kurtları ayıklar, toprağını eller, suyunu zamanında verirsen.. Gövdeye balta vurmaz, küflerden, mantarlardan temizlersen.. Daha açığını söyliyeyim mi bey?
— Gözün gibi bakar, seversen... Sen sevdin mi her çaresini bulursun çınarı ayakta tutmanın.. ve yüceltmenin.. Sevmezsen, sahip çıkmazsan, sen de bir balta vurur, çürütürsün. Gün gelir kütüğünü gözler önünde alev alev yakarlar da seyrine bakarlar. Diyeceğim şu ki, iş senin elinde, sana bağlı..
Doğru söylüyordu ihtiyar. Koca çınarda devletimizi görüyorduk.
Devlet’in kökten gövdeye sürdüğü vatan toprağı. Edirne’ sinden Kars’a, Hakkari’ye kadar tüm Anadolu.. Sözü Anadolu’ya verdik, Anadolu’yu konuşurduk. Aldı sözü Anadolu, bakalım ne dedi.
Mehmet ÖNDER(ALDI SÖZÜ ANADOLU;s.7-9)
(Yazarın imla ve noktalamasına sadık kalınmıştır.)





























