YİNE YAKMIŞ YÂR MEKTUBUN UCUNU
Tarihte ilk mektubu kimin kime yazdığını bilmek isterdim doğrusu. Eski medeniyetlerin mektup ve haberleşme sistemleri hakkında bilgiler maalesef pek azdır. Belki yazı icad edildikten kısa bir müddet sonra mektup da icad edilmiştir. Rivayetler Eski Mısır'da posta servisi olduğunu söyler. Heredot ise, Keyhusrev'in İskitlerle yaptığı savaşta (M. Ö. 500) posta hizmetinin kullanıldığını yazar. Hz. Peygamber'in komşu devletlere gönderdiği dîne davet mektuplarından bir kısmı hâlâ müzelerdedir. Ayrıca O'nun devlet, kavim, kabile ve kişilere hitaben yazdırdığı 23 mektup bilinmektedir.
Osmanlı'da mektup, Sultan II. Mahmud'a gelesiye dek yalnızca devlet haberleşmesinde kullanıldı. II. Mahmud 1838 yılında bir ferman çıkararak, İstanbul ile diğer merkezî şehirler arasında sivil posta hizmeti kurulmasını ve ücreti mukabilinde, gizlilik ilkesine uyularak mektupların taşınmasını, reaya ve yabancılar ile müslümanlar arasında da bir ayrım gözetilmemesini emreder. Bir yıl sonra Tanzimat ilân edilince de posta işleri kamu hizmetleri grubuna dâhil edilir. Ertesi yıl Yenicâmi avlusunda bir posta idaresi (bugünkü Büyük Postahane) kurulmuştur. Daha sonra Musul, Sivas, Diyarbakır gibi merkezî yerlere postahâneler açılır. İşte o gün bu gündür mektup müvezziliği, çeşitli gelişmeler göstermiş ve bugün modern usûllerle mektuplarımız şehrin bir semtinden bir semtine 15-20 gün gibi kısa (!) bir sürede ulaşabilir olmuştur.
Şu telefon ve faks denen âletler icâd edileli dünyada mektup geleneği neredeyse kayboldu. Oysa bir dönemlerde mektup taşıyıcılığını resmî surette iş ve görev edinen insanlar varmış. Faaliyetlerini sürdüren bu kişilere tatar denirdi. Tatarlar bir ocak itibâr edilir (Ocak tatarları) ve husûsî posta işlerini yürütürlerdi. Ulak da denilen bu tatarlar, serî hareketli ve hızlı yürüyüşlü kişilerden seçilirmiş. Önceleri Tatar boyundan kişilerce ifâ edildiğinde bu adla anılmışlardır. Bunların kendilerin has kalpak ve elbiseleri vardı ve bu kıyafet başkalarınca kullanılmazdı. Evliya Çelebi Van'dan İstanbul'a 13 günde mektup getirdiğini kendisi yazar. Amiral Slade de İstanbul'dan Bağdat'a kadar olan mesafeyi (2.300 km.) 14 günde alan bir tatarın rekorunu 9 güne indiren ve görevini ifâdan 2 saat sonra dayanamayıp ölen başka bir tatardan bahseder. Durmadan, dinlenmeden at sırtında günlerce yol alan tatarlar, dilimize de bazı kelimeler hediye etmiştir. Tatar ağası, tatar dolaması, tatar kalpağı, tatar oku bunlardandır. Bugün hâlâ yarı pişmiş etler için "tatarî" kelimesi kullanılır. Herhalde posta tatarlarının acele etmelerinden dolayı, onlar için alelacele pişirilen yarı çiğ etlerden kinaye olmalıdır. Nâbî'nin bir beytinde bu kelimeyi görürüz:
Getirin ekl edelim mâ-hazarı
Puhte olmazsa da olsun tatarî
Puhte olmazsa da olsun tatarî
(Hazırda ne varsa getirin yiyelim. Pişmiş olmasa da yarı pişmişe razıyız.)
Tatarlar eski toplumumuzun önemli görevlerinden birini yürütmekle sosyal ve kültürel hayatın da içinde yer almışlardır. Zaman zaman Divân şiirinde adlarının anılması da bunun sonucudur. Meselâ Sürûrî, tatarların çok hızlı iş gördüğünü, durup dinlenmeye vakitleri olmadığını,
Tatar şitâb ile memur iken konak yerine
Ulaşdırmazsa durup atına koşan mı verir
Ulaşdırmazsa durup atına koşan mı verir
beytiyle anlatırken Nedîm, İbrahim Paşa'yı överken bize o dönemin iki ünlü tatarının da adını ünlü Tatar hanları Tuluy ve Ögetay (Oktay)ı da telmihen şöylece bildirmektedir:
Sadr-ı Iskender-haşem kim dergehinde bir nice
Nâme-ber tatarlar var Tolu vü Okta gibi.
Nâme-ber tatarlar var Tolu vü Okta gibi.
(İskender gibi hışımlı olan o sadrazam ki onun kapısında Tolu ve Oktay gibi mektup taşıyan nice tatarlar mevcut.)
Beyitten anladığımız bir başka husus da vezirlerin, kendilerine bağlı bir tatar ocağı açtıkları ve burada çok sayıda tatarlar bulundurduklarıdır. Her ne ise!.. Biz yine mektup bahsine dönelim.
Eskiden okuma yazma bilen insanlar parmakla gösterilir derecede az imiş. Bu demektir ki mektup; öyle hercai ve harc-ı âlem bir şey değil, çok önemli bir yazı, bir nâmedir. Bizce mektup o zamanlarda edebî bir mahsûl de sayılmıyordu ve ancak önemli kişiler, yine önemli gördükleri hususlarda mektuba başvuruyorlardı. Zira mektuplaşmak pahalı bir lüks idi. Yalnızca devlet işlerinde ve mecbur kalındığında yazılır gönderilirdi.
O zamanların mektupları resmî ve özel diye tasnif edilebilir. Ancak ulaklar, yani tatarlar, hem resmî, hem de özel mektupları taşırlardı. Keza yolcuların da gayr-î resmî olarak özel mektupları taşıdığı bir vakıadır. Ediplerin, meşâyıhın, âlimlerin vb. bu tür özel mektupları belli bir sürede yerine ulaşmak kaydını taşımazsa da en erken zamanda ulaşması elbette matlubudur. İşte bunun için eskiler "Bedûh" usûlüne başvururlar. Bedûh, bugünün APS yahut, taahhütlü mektubu gibidir.
Bedûh, bir rivayete göre Allah'ın isimlerden biridir. "En güç işleri en kısa zamanda yapan" demektir. Bir başka rivayette ise "mektupları yerine ulaştırmakla yükümlü meleğin adı"dır. İşte bunun için eskiler mektup zarflarının yahut mahfazalarının üzerine "Ya Bedûh", "Bedûh" gibi kelimeler, yahut bunun ebced hesabında mukabili olan "2-4-6-8" rakamlarını yazarlarmış. Böylece mektup kaybolmaktan kurtulur imiş (Doğrusu bu, her zamankinden çok bugün kullanılması gereken bir yöntem. Kim bilir belki PTT idaresi "Bedûh" yazılı bir mühür yaptırır da zarfları bundan böyle onunla mühürler). Divân şairleri de bu usûlü biliyor olmalılar ki zaman zaman Bedûh'tan söz ederler. Kâmî'nin bir beytinde,
Varak-ı hüsnünü yazdıkta debîr-ı kudret
Nokta-i hâli komuş vuslatına bâr-ı Bedûh
Nokta-i hâli komuş vuslatına bâr-ı Bedûh
buyuruyor. Şu demek: ''Kudret kâtibi senin güzellik sayfanı yazdığı zaman (üzerine de) vuslatın için Bedûh işareti olarak (yanağındaki) bir nokta gibi olan benini koymuş". Şâir sevgiliye vuslatın tâ ezelden bu yana Bedûh'lu olduğunu, dolayısıyla ona elbet bir gün kavuşacağını imâ ediyor. İffet isimli başka bir şâir de güzellerin arzuhalleri üzerinde Bedûh olmayı, bu vesile ile sevgiliye yakınlık ve vuslat kesbetmeyi,
Yazılsam arz-ı hâl-i dilherân üzre Bedûh olsam
mısraıyla ne güzel de anlatmakta. Aslında buradaki "yazılsam" ifadesinde "serilmek, yayılmak" anlamı, "arz-ı hâl"de ise "arız u hâl (yanak ve ben)" imâsı vardır. Ne muziplik!...
Söz mektuptan açılmışken Nâilî'nin şu beytini de görmezden gelemedik:
Edenler nâme-i aşkın cevâbında suver-kârî
Rakibi meclis-i cânâneden matrûh yazmışlar
Rakibi meclis-i cânâneden matrûh yazmışlar
(Aşk mektubunun cevâbını resimler ile süsleyenler (o resimlerde) rakibi, sevgilinin meclisinden sürüp çıkarmışlar.)
Elbette âşık, maşukuna mektup yazınca sadece onu ve kendini resmeder. Arada rakibin ne işi var. İç içe geçmiş iki kalp çizilir ama üç kalbin çizildiği görülmemiştir. Buradan anladığımız o ki, okuma yazma bilmeyenler, içlerinden geldiği gibi çizdikleri resimler ile meramı anlatmış olurlardı. Bugün, birisine hiç bir harfin yer almadığı resimli bir mektup göndermek ve meramı resimlerle anlatmak, herhalde orijinal bir mektup olur ve belki yazıdan daha tesirli çıkar. Nâilî'nin beytine benzeyen bir imajı şair Rızâî de kullanmıştır. Şöyle diyor:
Arz-ı hâl için Rızâî ol şeh-i hüsne hemân
Levhalı bir nâmedir bu âh-ı âteşnâkimiz
Levhalı bir nâmedir bu âh-ı âteşnâkimiz
Beyitteki ifadeye göre Rızâî, güzeller sultam sevgilisine bir mektup yazmış. Mektubun altına da ağzından ateşli âh dumanları çıkan bir âşık resmi çizmiş. Doğrusu güzel bir buluş. Herhalde resmin altına da:
"Rızâî'nin ağzından çıkan ateşli ahların resmidir"
ibaresini koymuştur.
Buna benzer bir espri de mektupların bir köşesini yakma âdetidir. Böylece âşık sevgiliye aşkından dolayı bağrım yanık olduğunu îmâ eder. Birkaç yıl evvelinin dillerde dolaşan bir şarkısında bu anlatılıyordu. Keza bu şarkıda telefonun icadı ile mektuba rağbet kalmadığı da örneklendirilmiş durumdadır:
Yine yakmış yâr mektubun ucunu
Askerlikte sevda çekmek zor diyor
Yükleyip postanın bana suçunu
Hatırımı teller ile sor diyor.
Askerlikte sevda çekmek zor diyor
Yükleyip postanın bana suçunu
Hatırımı teller ile sor diyor.
Eskiden tatarların gizli mektupları külahlarına yahut saçlarına gizledikleri, bilinen usûllerdendir, izzet Molla bunu şöyle anlatıyor:
Bulduk fesinde nüshâ-i sihr ü füsunu biz
Mektûb-ı fitneyi arayın perçemindedir.
Mektûb-ı fitneyi arayın perçemindedir.
Casuslar da devlet sırlarını ihtiva eden mektupları yine saçlarının içinde taşırlarmış. Dahası, casusun başına döğme usulüyle mektup yazıldığı da olurmuş. Azîzî'nin,
Şehr i yârime kuş uçmaz ki edem arz-ı niyaz
Kalmadı nâme-resân nakş-ı serimden gayrı
Kalmadı nâme-resân nakş-ı serimden gayrı
beytinde bunu îmâ vardır. Şâir diyor ki: "Sevgilimin şehrine (veya şehriyarıma) kuş uçmaz (yani posta güvercinleri oraya ulaşamaz, çok uzaktır) ki isteklerimi bildireyim. Bu durumda başımdaki nakışlardan gayri bir mektup götürücü (ulak, tatar) kalmadı. (Tek çâre, sevgiliye kendim gitmemdir)."
Ve bir kıssa;
Abbasî halifelerinden birisi bir casusun başına dövme suretiyle mektup yazdırıp saçları büyüyünce yola çıkarmış. Adamcık en kısa zamanda istenilen yere varmış. İlgili kişi hemen saçlarını traş ettirip mektubu okumuş. Mektubun son satırı çok ilgi çekici:
Abbasî halifelerinden birisi bir casusun başına dövme suretiyle mektup yazdırıp saçları büyüyünce yola çıkarmış. Adamcık en kısa zamanda istenilen yere varmış. İlgili kişi hemen saçlarını traş ettirip mektubu okumuş. Mektubun son satırı çok ilgi çekici:
- İş bu nâmeyi imha ediniz.
Prof. Dr. İskender PALA






























