AŞK EVVELDİR
Mevlana “Yaratıldı yaratılalı göklerin dönüşünü aşk dalgasından bil. Aşk olmasaydı dünya donar kalırdı.” der (Mesnevi V, 3853). Her şeyden evvel aşkın var olduğunu, yaratılışın aşk ile gerçekleştiğini, dünyanın aşk esası üzerine kurulu bir düzen içinde döndüğünü açıklıyor bu beyit. Ve içinde iki eyleme vurgu yapıyor; yaratılış ve dönüş.
Sufilerin çok önemsediği ve üzerinde durduğu bir kudsî hadis vardır. Bu hadise göre Allah bizimle “Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi ve sevilmeyi istedim, kainatı yarattım” diye konuşur. Buradaki sevilme arzusu iradî olup yine sufilerin yorumuna göre “Kün (Ol)!” emrinin zuhuruna sebeptir. Bilindiği gibi Allah bir şeyin olmasını dilediği vakit ona yalnızca “Ol!” der ve o şey derhal olur. (Nahl, 40; Yasin, 82) Buradaki oluş, “vuku bulma, yaratılma, gerçekleşme, değişme vs.” mutlak iradeye ait bütün fiilleri kuşatmaktadır ve “Ol!” emrini duyar duymaz kendi iradesiyle açığa çıkar. Her varlık veya hadise oluşun cevherini içinde taşıdığı için birisinin onu düzenlemesine ayrıca ihtiyaç bulunmaz. “Kün!” emrini duyması, zaten o emre koşarak uymasını gerektirmektedir. O halde müessirin (etkileyen) mukabilinde bir müteessir (etkilenen) olmayınca hiçbir eser ortaya çıkmaz ve tekvin (yaratılış) aslında bir etkileyen, bir etkilenen ve bir de etkiden ibaret kalır. Bu da aşkın özünü oluşturan seven, sevilen ve sevgi üçgeninin görüntüsüdür. Burada önemli olan, müessirin müteessiri kendi seçmiş olmasıdır. Yani aşk işinde önce Mâşuk, sonra âşık belli olur. Mâşuk olmazsa âşık nasıl olup da aşkı öğrenebilsin? Mum ışığı yoksa pervane nasıl olup da yanabilsin? Sevgilinin yanağındaki ışığı görmeyen bir âşık sevgiyi nasıl keşfedebilsin? O hâlde, yaratılışın özündeki “Kün” emri de öncelikle Mâşuk’tan (Cemâl–i Mutlak) zuhur ettiğine ve hitap da “Kün Muhammedâ (Muhammed ol!)” şeklinde kelama döküldüğüne göre insanın sevgi işinde neyi gözetmesi gerektiği ortaya çıkmaktadır. Nitekim Sevilmeyi İsteyen, daha dünyaya “Ol!” demeden, oluş eylemi henüz maddeye bürünmeden çok çok evvel, ta ezel gününde, bu sevgiyi bizim ruhlarımıza “Elestü bi–Rabbikum (Ben sizin Rabb’iniz değil miyim?” diyerek teklif ve ilka etti ve Cemal’ini buna karşılık gösterdi. Dünya hayatı, işte o aşkın sınanma meydanıdır, ve ruhlarımız o gün “Kalû belâ (Evet, dediler)” Şimdi burda başımıza ne geliyorsa, hayatımızda neler oluyorsa, vaktiyle “Bela!” dediğimizdendir. Bela ki, özü aşktan olunca, yaratılış da aşktan öte bir şeyi ifade etmez. Nitekim insan her şeyden yoksun olabilir; ama sevgiden ve aşktan yoksun olursa bu onun gerçek felaketidir.
Mevlana’nın beytinde vurguladığı ikinci eylem dönüş idi. Dönüş ki aşkın esasıdır; bir cezbedir, cezbeye kapılarak dönüştür. Belli bir merkez etrafında dönüş ve o daireden dışarı çıkamayış... Pergelin sabit ayağı etrafında diğer ayağın çizginip durması gibi hani. Mumun çevresinde pervanelerin, uzay sonsuzluğunda galaksilerin, güneş sisteminde gezegenlerin, kalb (süveyda) merkezinde kanın, çekirdek etrafında atomun dönüşleri, durmadan dönüşleri gibi... Kainatta neye baksanız bir dönüşün cezbesi içinde hep bir merkeze doğru yol almaktadır. Hep aynı noktaya tekrar tekrar yönelme ve hep aynı yere tekrar tekrar ulaşma talebi. İnsanoğlunun, hevalarının ve heveslerinin (masiva ve dünya ilgilerinin) çevresinde dönüp durması da, kendini bu hevadan başka bir makama yönlendirmesi de hep o cezbenin dönüşü; hep o aşkın meşkidir. Âşıka gelince; sevgilinin çevresinde dönmekten gayrı elinden ne gelir ki onun? Sevgilinin bulunduğu yerde dönüp durmaktan başka ne yapabilir? Düşüncesi onun merkez olduğu hayallerde, ayakları onun bulunduğu mahallerde, rüyaları onun renginde, senaryoları onun yönetmenliğinde... Karar ta ezel gününde verilmiş bir kere...
En evvel aşk idi; hâlâ ki aşktır...
Aşk ki yaratılıştır; geriye ne kalır!?..
Bir kitap okudum.
Meçhûl Genç Gazeteciye Mektublar
Türkçe bilinci ve Türk basın tecrübesi... İkisi yan yana gelince süte bal katmış gibi değil mi!?.. O halde Yağmur Atsız’ın kitabından bahsetmeliyim size. Üslubundaki zindelik ve kara mizah ögeleriyle bir solukta okunuveren yeni kitabından...
36 adet mektup yer alıyor kitapta. Almanya’dan bizlere yazılmış, Babıali’den Cağaloğlu’na, oradan da İkitelli’ye geçiş sürecinin bütün yozlaşma vetirelerini yansıtan, bazan ilginç hatıralarla güldürüp, çok zaman hazin gerçeklerle düşündüren mektuplar bunlar. Özlenen ideal gazeteci kimliğine vurgu yapan ve Türkçeyi merkeze alan mektuplar. “Neler oluyormuş neler!” diye başlayıp, “Bu kadarı da olmaz artık!”larla devam ederek okuyacağınız, bu arada Türkçenin lezzetine varacağınız bir kitap bu. Kitap meraklılarının da, fikir sahibi okuyucunun da seveceği ve ibret alacağı türden... Ben okudum ve zihnim şenlendi...
Berceste
Kendi hüsnün hûblar şeklinde peydâ eyledin
Çeşm–i âşıktan dönüp sonra temâşâ eyledin
İlahî! Kendi güzelliğini (insanlara sevdirmek için güzelliklerini bir ayna hükmündeki) güzellerin yüzünde yansıttın da, sonra dönüp bir de onu, âşıkın gözüyle temaşaya koyuldun.
Prof. Dr. İskender PALA



























