Fırkalar (party) birer at; bu fırkalara gönül veren insanlar da, bu atlara binen süvariler olarak görülmelidir. Buna rağmen, uygulamada göze çarpan aksaklıklar da yok değildir. Birtakım insanların, -attan düşmüş süvarinin atın peşinden koşması gibi- fırka peşinde koşmasını da istihza ile karışık bir tebessümle karşılamak gerekir. İnsanımızın, orasını burasını ovuşturarak koşması hoş olmasa gerek… En kötüsü de süvarisine binmeye çalışan atlar oluyor hâliyle… Süvarisine tekme atan; süvarisini ısıran; aksıran, tıksıran atlar da cabası…
Fırkaları süslü birer ata benzetmemizden kasıt, elbette boşuna değildir. Neden derseniz, son yüzyıla damgasını vurmuş olan ve cumhuriyet ve demokrasi adları verilen yeni (modern) dünya düzeninde sistemin işlemesi için fırkaları birer araç gibi görmeliyiz. Hatta fırkaları birer kasnak; milletvekillerini ise kasnağın üzerinde bulunan dişliler olarak da tanımlayabiliriz. Zira siyaset ve fırka dediniz mi, teşbih (benzetme) sanatının kapıları ardına kadar açılır.
Tarihi süreçte disiplin ve hiyerarşiye göre şekillenmiş olan Türk toplum yapısı, nedense demokrasi olarak adlandırılan düzene ayak uydurmakta güçlük çekmektedir. Demokrasi bir başıbozukluk, bir serkeşlik olarak algılanmakta; bir kısım zevat (kişiler) işi bindikleri dalı kesmeye, devletin altını oymaya kadar ileri götürmektedirler. Hâl böyle olunca, Osmanlı’nın son dönemlerinde “Hürriyet isteriz!” diye dağa çıkanlar ile Cumhuriyetin son yıllarında “Demokrasi isteriz!” diye dağa çıkanlar arasında pek de fazla bir farkın olmadığı ortadadır.
Türkiye’de, fırkaların (party) kurumsallaşamadığı bir tarihi vakadır. Niye derseniz, rehber edindiğimiz Batı demokrasilerinde siyasi fırkalar (party) nerede ise devletle yaşıt iken, bizde bir iki istisna dışında köklü fırka (party) bile yoktur. Haliyle tabansız hareketlerin tepesinde oturanlar da tabansız olmakta ve en küçük bir müdahalede şapkasını, yazı takımını vs. alıp gitmektedir. Bu durumun bir sonucu olarak da, bırakın kolluk kuvvetlerin müdahalesini; deniz aşırı ülkelerden gelecek müdahalelere bile açık olan bir demokratik yapı ortaya çıkmaktadır. Bunun temel sebebi ise '27 Mayıs Sendromu' olarak adlandırabileceğimiz, iliklere kadar işlemiş olan darbe korkusudur. Acizliğin belirtisi olmaktan öteye geçmeyen 'denge' siyasetinin bir uzantısı olarak da, deniz aşırı ilişkiler devreye sokulmaktadır haliyle… Meselenin ibretlik yanı ise başlı başına bir yürek yangınıdır cancağızlar. Zira devlet adamlarımız, Amerikan Devletinin, tarihinde İngilizce ile kaleme alınmamış tek bir anlaşma metni olduğunu, bunun da Türkçe olduğunu bilmezler. Bu anlaşmaya imza koyanlardan biri Hasan Dayı adlı sıradan bir Osmanlı paşası iken; muhatabı Amerikan Başkanı George Washington’dur. Dahası anlaşma ile Osmanlı Devleti, Amerika’yı vergiye bağlamıştır. Kısacası günümüzün cihan (dünya) devleti Amerika’nın, kurulduğu günden bu yana boyun eğdiği tek bir devlet vardır: Osmanlı Türk Devleti! Ve Türkler, Amerika için, hiç geçmeyen ve geçmeyecek bir iç burukluğudur cancağızlar.
Siyasetçi-Fırka-Devlet üçgeninde, asl’olan devletin yeniden kurulması değil; yeniden yapılandırılmasıdır haliyle. Tıpkı Hanedanlık Türkiye’sinde yaşanan ve 'Fetret Devri' olarak adlandırılan dönemde olduğu gibi… Bunu yaparken de siyasilerin Türkiye’yi, bir tehlike ile karşılaşınca kabuğuna çekilen kaplumbağa durumuna düşürmemesi gerekmektedir. Hem de “Hepimiz Ermeni’yiz!” söylemlerinin, yakın zamanda “Hepimiz PKK’yız!” teranelerine dönüşme tehlikesi ortada iken… Aslında siyasilerin yapması gereken, sırtlarını halka dayayarak; iktidar olmakla yetinmeyip muktedir olmayı hedeflemek olmalıdır. Zira bu gerçekleştiği takdirde, karşılaşılan sorunların çözümünde “milletin azim ve kararı”ndan da güç alınarak, uygun reçetelerin yazılmasının; doğru tedavilerin uygulanmasının yolu açılacaktır. Seçim sistemimizdeki çelişkiler ne deniyle, milletvekili seçilebilmek için, kullanım kılavuzunda “Sayın genel başkanım bilir.” yazan bir yağdanlığa dönüşmek zorunda olan siyasiler olduğu sürece ise hastanın masadan kalkamayacağı, kalksa bile aksayacağı aşikârdır. Anayasada belirtilen niteliklere sahip herkesin oy kullanabildiği bir demokratik düzende, -istenen nitelikleri taşımak kaydıyla- isteyen herkesin aday olamamasının bir açıklaması olabilir mi? Bu halkın zekâsı, sadece kenar mahalle muhtarını seçmeye mi kadirdir? Zaman ayırır, zihninizi bu soruyla meşgul ederseniz, ülkemizdeki demokratik uygulamanın, üç-beş yaşındaki kız çocuklarının evcilik oyunu kadar bile gerçekçi olmadığını anlarsınız.
Türkiye’de, siyaset ve siyasetin aracı kurumları olan fırkalarla ilgili yapılan değerlendirmelere baktığımızda, ekseriyetinin yanlı olduğunu görürsünüz. Emre Kongar, Şerif Mardin gibi aydınların 'solcu-sosyalist' bakışları ile; Necip Fazıl, Seyit Ahmet Arvasî Orhan Türkdoğan gibi aydınların 'sağcı-idealist' yaklaşımları, ülkemizde nerede ise iki zıt kutup medyana getirmiştir. Hatta adı geçen bu akımların, milletimizin dimağına ipotek koyduğu bile söylenebilir. Oysa hem 'komüncü' cenah, hem de 'istişareciler' siyaset mekanizması ile aracı kurumları olan fırkalardaki çarpıklıkların düzeltilmesine yönelik olarak, pek de bir çaba göstermemişlerdir. Sadece Necip Fazıl’ın kısa süreli bir çabası vardır. Çarpıklıklarla, haksızlıklarla kendi çapında bir mücadeleye girişerek, şahsına münhasır (kendine özgü) 'Büyük Doğu' hareketini başlatmıştır. Sonrasında ise demokrasiden umudunu yitirerek, demokrasi karşıtı (antidemokrat) bir çizgiye kaymıştır. Aslında Necip Fazıl’ın gayesi 'asr-ı saadet' dönemine uygun bir demokrasi kalıbı oluşturmaya yönelik olan, hayli iddialı bir girişimdir. Hatta Yusuf Has Hacip’in 'Kutadgu Bilig'inden ve İbn-i Haldun’un 'Mukaddime'sinden sonraki geçen süre de, konuyla ilgili olarak, özgün (orijinal) fikirler ortaya koyan ilk fikir adamı olarak kabul edilebilir. Vatanı, elbise; milleti, beden; dini, ruh ve devleti de akıl olarak sistemleştiren bir düşünce kalıbını kuramsallaştırmayı başarmıştır. Bununla birlikte, günümüz dünyasında bir 'İdeologya Örgüsü'nün uygulanabilirliği ise tartışmaya açıktır.
Bize göre, siyaset ve fırkaların gayesi, halk yönetimini gerçekleştirmek olmalıdır. Zira halkın yöneten değil de; yönetilen olduğu bir düzen, olsa olsa koyun gütmeye benzer. Haliyle hiç kimsenin, bu milleti 'Çoban Sülüler'e mahkûm etmeye hakkı ve yetkisi yoktur. Ülkede siyaset mekanizmasının, fırkaların, demokrasinin kurumsallaştırılması ve böylece milletin kısır çekişmelerden, başıbozukluktan en önemlisi de “Neme lazım!”cılıktan bir an önce kurtarılması gerekmektedir. Aksi takdirde, daha çook 'melek' muhabbeti yaparız. Hazır Bizans’ın mirası da bize kalmışken…
Serik–11.03.2008
Aziz Dolu Atabey






























