Bilinen, bilinmeyen, yanlış bilinen, çarpıtılan hatta karalanan yönleri ile Osman lı tarihi öyle bir muamma, öyle bir engin denizdir ki… Günümüzde birçok akl-ı evvel, birçok at gözlüğü sevdalısı çıkmakta; yarım yamalak bilgisi ve dar kalıp havsalası ile ileri geri laflar üretmekte, hatta temiz dimağları da bulandırmaya çalışmaktadır. Hâl böyle olunca da sağlam ve güvenilir tarihi kaynak sorunu ortaya çıkmaktadır.
“Ben bir Türk’üm dinim, cinsim uludur.” diyen Mehmet Emin Yurdakul Bey ne de güzel söylemiş. Kuran’ı rehber edinen, Peygamberinin sünnetini hayat tarzı olarak benimseyen, ordusuna bile Mehmetçik adını veren bir millet başka nasıl olabilir ki. Hâ liyle yöneticileri de adam gibi adam olur. Kutsal beldelerin sultanı hitabını duyunca mahcup olan ve bu hitabı kutsal beldelerin kölesi, hizmetkârı olarak değiştiren bir Ya vuz; şeyhülislâmın fetvaları ile gömülmek isteyen bir Kanuni; surre alayları geleneğini başlatan bir I. Ahmet; hasta, yatağında yatarken Medine’den bir dilekçe geldiğini duy unca yatmaktan hayâ edip, beni doğrultun diyerek yatağının içinde oturup dilekçeyi dinleyen ve bir gün sonra da vefat eden bir Abdülmecit Han; Hicaz demiryolunun ya pımı sırasında, ehl-i beytin ve diğer yatanların gürültüden ruhları incinir kaygısı ile a-letlere keçe sarılmasını isteyen bir Abdülhamit Han, Osmanlı idi.
Osmanlı’yı anlamak, Osmanlı dönemi ile ilgili meseleler üzerine akıl yürütmek için mutlaka o dönemin şartlarının iyi bilinmesi gerekmektedir. Zira yalan yanlış bilgi lerle, tarihe mal olmuş Osmanlı kültür ve medeniyetini karalamaya çalışmak insafsız lıktır ve de vicdansızlıktır. Misal, Osmanlı’yı karalamaya çalışan güruhun en çok gün deme getirdiği meselelerden biri de Osmanlı Padişahlarının “hac ibadetinden feragat” etmeleri meselesidir.
Osmanlı padişahlarının niçin hacca gitmedikleri ile ilgili görüşleri başlıca iki a-na başlık altında toplamak mümkündür. Bunlardan ilki Peygamber Efendimizin bir Ha dis- i Şerif’ ine dayanılarak ortaya atılan görüştür. Âlemlerin sevgilisine, hangi amelin daha faziletli olduğu sorulduğunda, sırası ile “Allah’a ve Peygamberine inanmak; Al lah yolunda cihat ve Hac ibadeti” olduğunu söylemiştir. Bu Hadis-i Şerifi dayanak ka bul eden İslâm âlimleri de cihadı, “farz-ı kifaye”; hac ibadetini ise “farz-ı ayn” olarak adlandırmışlardır.
Bilindiği üzere Osmanlı Padişahlarının birçoğunun ömrü serhat boylarında, sa vaşlarda geçmiştir. Ayrıca Müslümanların canının, malının, namusunun korunması hu susu da “hukukullah” yani kamu hukuku kaidesidir. Hâl böyle olunca II. Beyazıt, II. Osman gibi hacca gitmeye niyetlenen padişahlara, devrin âlim ve velî kulları ile dev let erkanı engel olmuşlardır. Misal, II. Osman’ a engel olanların başında -aynı zama nda kayınpederi de olan- Şeyhülislâm Esat Efendi ile gönüller sultanı Aziz Mahmut Hüdâyi Hazretleri gelmektedir. Hatta Esat Efendi’nin, damadına gönderdiği fetva “Pa dişahlara hac lâzım değildir; oturup adl eylemek evlâdır. Caiz ki, fitne zuhur eyleye.” şeklinde kesin bir ifade taşır.
Padişahlarımızın hac ibadetinden feragat etmesi ile ilgili olarak öne sürülen i-kinci görüş ise daha çok bireysel özgürlükler kapsamında ele alınabilecek hususları i-çermektedir. Bilindiği üzere hacca gidecek insanın sağlıklı olması gerekmektedir. Ay rıca tutuklu olma; zorba yönetici; geçimsiz eş, akraba; yol güvenliğinin olmaması gibi durumlar da belirleyicidir. Misal, hicri 326 (milâdi 937) senesinde “Karamitalar” olarak adlandırılan eşkıyaların çıkardıkları isyanı yüzünden yirmi yıl kadar hac farz sayılma mıştır. Bu kıstaslardan yola çıkan İslâm âlimleri, “sağlık-afiyette olmak” hususunu bi raz daha genişleterek, yönetici olmayı da bu özürlerin içine katmışlardır. Zira Osmanlı Padişahları da devletin bekası, milletin huzuru, vatanın refahı için hacdan muaf tutul muş; Nizam-ı Âlem, İla’yı Kelimetullah davası uğruna bu ibadetten feragat ettirilmiştir. O yıllarda hac ibadetinin neredeyse üç ay sürdüğünü ve Osmanlı gibi bir devletin üç ay boyunca başsız kalmasının doğurabileceği sonuçları da bir düşünün.
Toparlayacak olursak, hem tasavvuf hem de kelam (fıkıh) ehlinin ortak kanaati ile ortaya çıkan hacdan feragat durumu; Allah yolunda cihadın, hacdan daha makbûl bir ibadet olmasından ve Müslümanların Başı (emir-ül müminin) olmanın yüklediği so rumluluktan kaynaklanmıştır. Ayrıca bütün Osmanlı Padişahları, kendilerine bir başka sını vekil tayin ederek hacca gönderme geleneğini istisnasız olarak sürdürmüşlerdir ki bu da “Emirler, padişahlar sultanlık hâlleri devam ettiği müddetçe hacca gitmezler, yerlerine bedel gönderirler.” diyen İbn-i Abidin Hazretleri başta olmak üzere birçok fı kıh âliminin ortak içtihadıdır. Düşünün bir kere, Allah’ın kılıcı (seyfullah) olmayı hayat tarzı olarak benimsemiş bir milletin ve böyle bir milletin en seçkinleri kabul edilen han ların, hakanların, padişahların İslâm’ın temel esaslarından birini bilinçli olarak terk et mesi mümkün müdür? O insanlar, güzel insanlardı cancağızlar. Cumhuriyet Türkiye si’nin büyük âlimlerinden olan, Van-Bahçesaraylı Seyit Ahmet Arvasi Bey’in de dedi ği gibi “Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler.” Bırakalım da gittikleri yerde rahat et sinler.
Aziz Dolu
Derkenar: Osmanlı ile ilgili olarak sağlam ve güvenilir kaynak arayanlara Diyarbakırlı Ahmet Akgündüz Bey’in öncülüğünde hazırlanan “Bilinmeyen Osmanlı” adlı kitabı tav siye ediyorum.




























