Diyarbakırlı Mehmet Ziya Gökalp Bey, Cumhuriyet Türkiye’sinin ilk büyük top lumbilimcisidir. Kaleme aldığı “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” adlı eseri ile, temelinin kültür olduğu bizzat Atatürk tarafından belirtilen Türkiye Cumhuriyeti Devle ti’nin kurumsallaşmasına büyük katkı sağlamıştır. Çünkü Mehmet Ziya Bey’in görüşle rinden etkilenenlerden biri de Gazi Mustafa Kemal’dir. Daha da gerilere gidecek olur sak Gökalp’ın etkilendiği düşünür ise Yusuf Akçura Bey’dir. Hatta denilebilir ki, Gök alp’in “Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak” adlı eseri, Akçura’nın kaleme aldığı “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı makalenin bir nevi açıklaması gibidir.
Gökalp’ın erken ölümü, ortaya attığı fikirlerin olgunlaşamamasına; kavramların içlerinin boş kalmasına sebep olmuştur. Bununla birlikte milyonlarca insanın zihninde, kitabın adı bir slogana dönüşmüştür. Bu noktada biz, bu sloganın içini doldurmanın bir zorunluluk olduğunu düşünüyoruz.
Osman Turan Bey’in tanımı ile “Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi” ne giden yol da, Türk Milleti’nin sahip olması gereken vasıflar bize göre milliyetçi olmak, dindar ol mak ve demokrasi kültürünü özümsemek olmalıdır. Kısacası yolumuz Vatikan’a değil, Turan’a; elimiz İncil’e değil, Kuran’a gitmelidir. Bir de hâlihazırda en iyi yönetim biçimi olan demokrasiyi millî bünyemize uyarlamamız gerekmektedir. Gelin şimdi bu vasıfla rı biraz daha açalım.
a) Milliyetçilik :
Milliyetçilikten kastımız fırkacılık (party) demek değildir. Zira bu, bize göre tabe lâcılıkla eşdeğerdir. Tabelâcılık ise maddi kaygıların giderilmesine yönelik yapılan ve/ veya yapılacak sıradan bir iştir. Milliyetçiliğin bir zanaat gibi düşünülmesi, algılanması ise millî olgunlaşmamızın (tekâmül) önünde başlı başına bir engeldir. Milliyetçilikten maksadımız, Türk’ü; Türk yapan maddi-manevi değerlerin korunması, geliştirilmesidir haliyle. Misâl, nasıl ki Türk lokumu insanlara lezzeti çağrıştırıyorsa; Türk evrenkenti (univercity) de bilimi çağrıştırmalıdır. Türk’ü çağrıştıran müspet (pozitif) kavramlar, simgeler ne kadar çoğalırsa, milliyetçiliğin içini de o derecede doldurmuş oluruz. Zira “Lâfla peynir gemisi yürümez.” diyen insanlar bizim atalarımızdır. Türklüğü yüceltmek için, ticaretten, bilime; sanattan, tarıma kadar hayatın her alanında öyle bir kalkınma gerçekleştirmeliyiz ki, bu kalkınma milliyetçiliğimizin delili olsun.
b) Dindarlık:
Dindarlık derken çok boyutlu düşünüyoruz. İnsanlarımızın dini görevlerini (ve cibe) yerine getirmelerinden memnun olmakla birlikte, bunun sorunları halletmediğini düşünüyoruz. Zira İslâm ülkelerini sömürgeleştirmeye gelen devletlere ait uçak gemi lerinde de mescit olduğunun; belki de düşman askerlerinden birinin, bir füzenin fitilini ateşledikten sonra gidip bu mescitlerden birinde huzur (!) bulabildiğinin göz ardı edil memesi gerektiğini düşünüyoruz. Tıpkı Çanakkale Savaşlarında yaşanan ibretlik olay lar gibi...
Hıristiyanların papası “Birinci bin yılda Avrupa’yı, ikinci bin yılda Amerika ve Af rika’ yı Hıristiyanlaştırdık. Üçüncü bin yılda da Asya’yı Hıristiyanlaştıracağız. Bunu ya parken de Türkiye harekât merkezimiz olacaktır.” diye konuştuğuna göre manevi de ğerlerimize sımsıkı sarılmalı, dindar olmalıyız. Bu dindarlık sadece İslâm’ın emir ve yasakları boyutunda olmayıp; tarihi, coğrafi, felsefi, kültürel… kısacası bütün bilimsel yönleri ile değerlendirmek zorunda olduğumuz bir var olma mücadelesinde safların sıklaştırılması biçiminde olmalıdır.
“Ben dini görevlerimi (vecibe) Amerika’da da olsam yerine getirebilirim; İslâm evrenseldir; İslâm, bir ülke sınırına gerek duymaz.” gibi sakat düşünceler, bize göre ya zeka sorununu gündeme getiren bir meseledir ya da kötü kalpliliğin yani ihânetin bir belgesidir. Zira samimi bir Müslüman’ın ezan sesinden alacağı hazzı, çan sesine fedâ etmesinin; on iki havariyi simgeleyen mavi bayrağı, şehitlerimizin kanı ile sulan mış ay-yıldızlı bayrağımıza tercih etmesinin mantıklı bir açıklaması olabilir mi? Yoksa Şeyh Şamillerin, Sütçü İmamların, Ömer Muhtarların gittikleri yol mu yanlıştı? Gönlü müzden geçen her Müslüman’ın dinini yaşaması, ama bunu düşman çizmesi ile kirlen memiş bir İslâm beldesinde yaşaması. Bize göre Türklük gurur ve şuuru; İslâm ahlâk ve fazileti bunu gerektirir.
c)Demokratlık :
“Köylü milletin efendisidir.” diyen Atatürk’ü hürmetle yâd ederken, Türkiye’de gerçek demokrasinin köylerdeki muhtar ve aza seçimlerinde uygulandığını düşünüyo ruz. Takdir edersiniz ki demokrasi, halk yönetimi demektir; halkı yönetmek demek de ğildir. Çaresiz kalmış bir müflise (iflâs eden, batıran) boş senet imzalatmaya benze yen uygulamaların hakkaniyetten uzak bir seçim sistemi olduğunu, demokrasi ile uz aktan yakından bir alâkasının olmadığını görüyor ve milletimiz adına üzülüyoruz. De mokrasinin, insan doğasına en uygun yönetim biçimi olduğunu, bir erdem olduğunu; sağlıklı bir demokrasi için din adamından, işadamına; hamaldan, çobana kadar tüm bireylerin iyi bir demokrasi eğitiminden geçirilmesinin zorunlu olduğunu düşünüyoruz.
Günümüzde yeni yeni dünya düzenlerinden bahsedilmekte; insanlar bir takım dünya görüşlerinin peşine takılıp takılıp gitmektedirler. Herkesin bir siyasî (politik) gö rüşünün olmasından daha doğal bir şey olamaz. Zira bu her insanın sahip olduğu bir demokratik haktır. Yeri gelmişken, Arapçadan gelen siyaset sözcüğünün “at terbiye etmek” demek olduğunu; yine Yunancadan gelen politika sözcüğünün de “iki yüzlü-lük” anlamına geldiğini sanırım biliyorsunuzdur.
“Döneklik meclisin kapısında başladı.” diyen Osman Zeki Yüksel Bey’ i (Nam-ı diğer Serdengeçti) rahmetle anarak diyoruz ki, bizler yöneticilerimizin bizleri terbiye edile cek at gibi görmelerini istemiyoruz. Bizler “Ya olduğun gibi görün, Ya göründüğün gibi ol” diyen Mevlâna Celâleddin’ in gönül ikliminde kemale ermiş, ikiyüzlülükten iğrenen bir milletin evlâdı olmaktan gurur duyuyoruz. Ülke yönetimine talip olanların devlet a-damlığı vasıflarına haiz, kişiliği oturmuş, karakter sahibi kişiler olmasını; bunun ise mil letvekili adaylarının halkımız tarafından seçilmesiyle mümkün olabileceğini düşünüyo ruz. Bizler milliyetimizden, maneviyatımızdan ve demokratik kazanımlarımızdan taviz vermek istemiyoruz. Bu arada “ Peki ama sizler de kimsiniz?” diye soracak olursanız, söyleyelim.
Bizler Nuh’un çocuklarıyız cancağızlar! Ve damarlarımızda, Yörük çadırlarından yükselen kızılca dumanlar çağıldamakta…
Aziz Dolu





























