Hafta başında, Türk Ocakları Genel Merkezi’nden sanalağ (Internet) adresime gönderilen “Bush-Erdoğan Zirvesi ve Türkiye’nin Geleceği Üzerine” adlı basın açıkla-ması PKK ve Irak’ın kuzeyi ile ilgili gelişmeleri merak edenlere yönelik olarak ilginç tespitler içermesi nedeniyle hayli önemliydi. Başkan Nuri Gürgür Bey’in eşgüdümün- de, önde gelen aydınların kaleminden çıkan açıklamada, yakın ve uzak gelecekte, Türkiye’yi ilgilendiren meselelere dair isabetli tespitler yapılmış; bununla da kalınma-yarak bir dizi öneriler ortaya konulmuştu. Açıklamayı merak edenler, Türk Ocakları’ nın sanalağ (Internet) adresini ziyaret ederek okuyabilirler. Ya da sanalağdaki arama çu-buğuna “Türk Yurdu” yazarak da ulaşabilirsiniz.
Çorbada bizim de tuzumuz bulunsun gayesiyle, terör belâsının hüküm sürdüğü bölgede görev yapmış biri olarak, mesele ile ilgili bazı hususları nakletmek en azın-dan açmak gerektiğine inanıyorum. Ülkemizin doğusu ile ilgili olarak seksen küsur yıl-dır sürüp giden bu sorun, Lenin ile başlayan Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kara bağlantısını kesme dolayısı ile de Türkistan’la arasına duvar örme gayesini taşıyan çabaların sonucunda, bildiğiniz gibi Ermenistan sınırı lastik gibi uzatılarak, kuzeyden güneye bir hat çekilmek sureti ile başlatılmıştır. Bununla da yetinilmeyerek, nerede ise bin iki yüz yıldır Türklerin idaresinde yaşayan bugünkü İran’da, bir Türkmen Dev-leti olan Kaçarlar Hanedanlığı, Ruslar ve İngilizler ile yerli işbirlikçilerin çabaları sonu-cunda 1925 yılında devrilmiştir. Hem de Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan iki yıl sonra! İşi, Farisi ırkçılığına kadar götüren Pehleviler ve sonrasında, Batılı güçlerce özellikle de Fransa tarafından desteklenen Humeyni ve yandaşları iktidara getirilerek bu kez de Şii ırkçılığı yolu takip edilmiştir. Hâliyle İran, Türkiye ile Türkistan arasında daima bir tampon bölge olmuştur. Hatta Ruslar, bununla da yetinmeyerek Kafkaslar ve Türkistan’da, Arap alfabesinden, Latin alfabesine; -Türkiye’nin, Latin alfabesine geçmesi üzerine de- Kiril alfabesine geçerek, Türkler arasındaki dil birliğini bile orta-dan kaldırmaya çalışmışlardır.
Yeri gelmişken, bir hususu daha burada nakletmek gerekmektedir. Türkiye’de-ki, sözüm ona aydın geçinen birçoğu etnik özürlü, hatta din özürlü olmaları muhtemel kesimlerin de -bence- kasıtlı telkinleri sonucu -bir iki devlet hariç- Müslüman ülkelerle doğru dürüst bir ilişki de kurulmamıştır. Ama soğuk savaş yılları sona erip de; Batı, va rolma sebebi olacak yeni bir düşman arama telaşına düşerek, İslam’ı hedef gösterin-ce olanlar olmuştur. Türk aydını, Türkistan’ı, İslâm ülkelerini keşfe çıkmıştır. Bunun sonucunda da, misal İran ile ilişkilerde yumuşama belirtileri görülmeye başlamıştır. Tarihî İpek Yolu’nun, dolayısı ile de Türk Dünyası’nın yeniden canlanması demek o-lan bu belirtiler, hâliyle, bin yıl enselerinde boza pişirdiğimiz Batılı güçleri telaşlandır-mıştır. Bu telaşın neticesi olarak, Batı ülkelerinde çeşitli toplantıların yapıldığı da bilin-mektedir. Hatta NATO’da yapılan böyle bir gizli toplantıya, rastlantı sonucu katılan bir subayımız edindiği bilgileri açıklamaması yönünde tehdit bile edilmiş; Ankara’ya dö-ner dönmez ise durumu Genelkurmay’a rapor etmiştir. Bu olay, ulusal basınımıza da yansımıştır. Toplantıdaki sunumu gerçekleştiren Amerikalı subay, Türklerin, birleşme- leri hâlinde, dünyanın başına bela olacaklarından; bunun da Komünizm’den daha bü-yük felaketlere yol açacağından bahsetmiştir. Avrupa Birliği’ne üyelik sürecini bir de bu açıdan düşünmek sanırım ilginç olacaktır. En azından, D–8 girişimini ve sonuçla- rını hatırlayınca okuduklarınızın “komplo teorisi” yani “tuzak kuramı” olmadığını anla- manız da daha kolay olacaktır hâliyle.
PKK, TİKKO, ASALA gibi terör örgütlerini yorumlarken geniş düşünmek gerek-mektedir. Azerbaycan ile Gürcistan arasına sıkışıp kalmış bir Ermenistan engelinin yetersiz kalacağını düşünen şer odakları, Türkiye ile Türkistan arasındaki kara bağ-lantısını tamamen koparmak; Türkiye’yi devamlı surette gündelik işlerle telaşlandır-mak; tabir-i caiz ise, sivrisineklerle boğuşup duran bir kaplana dönüştürmek istemek-tedirler. Bunun da, Türkmenler ile Kürtler arasına sokulacak bir kan davası ile müm-kün olabileceği düşünülmektedirler. Ki Türkmenler ile Kürtlerin, bin yıldır et ve tırnak gibi yaşadıklarını görmezden gelerek!.. Türk varlığını oluşturan Yörüklerin, Çerkez-lerin, Zazaların... ortak duyguları paylaştığını unutarak!...
Yaygın olarak kullanılan, ama yanlış ya da kasıtlı olarak kullanıldığını düşündü-ğüm bir kavram olan “Kuzey Irak” söyleminin de, aslında “Irak’ın kuzeyi” olarak değiş- tirilmesi gerekmektedir. Zirâ birinci söylem, Kuzey Vietnam; Kuzey Kore; Kuzey Kıb-rıs... gibi misâllerden de anlaşılacağı üzere, başlı başına bir ayrışma ifadesidir. Dola-yısı ile, “Irak’ın bütünlüğü” türünden kırmızı çizgilerden bahsedip, sonra da bu kırmızı çizgileri kalkıp kendimizin ihlâl etmesi ne kadar doğrudur sizce? Üstelik sorarım size Ermeni ve PKK sorunlarında, kardeş Azerbaycan ile daha yakın ve etkili ilişkiler kur-mamız gerekmez miydi? Yahut terörle mücadelede ortaya koyduğumuz millî politika-lara, bölge ülkelerini, misâl yarısı Türk, İran’ı; geçmişten gelen milli ve dini bağlarımız bulunan Irak’ı dâhil edemez miydik? Sahi, bin yıldır doğal müttefikimiz olan Araplar ile bizim ne alıp-veremediğimiz vardı, Allah aşkına? Ha, “Araplar, bizi sırtımızdan vurdu.” demeyin, gülerler... Zirâ olay, Arapların ihâneti değil, birkaç aşiret reisinin ahmaklığı-dır. Ki bugün, Barzani devşirmesinin yaptığı gibi... Yine bir başka hata, gümrük kapı-sının, Barzani devşirmesinin yanı başındaki Habur yerine, niye birkaç fersah beride, Telâfer’in yamacında açılmadığına dair soruda gizli değil midir? Velhasıl-ı kelâm, ha-talardan ders alınsa idi, tarih yine de tekerrür eder miydi? Kore’ye, Somali’ye, Bosna’-ya, Kabil’e giden yollar niye Kerkük’e gitmez ki, a dostlar? Biz değil miydik, yedi düve-le meydan okuyarak, Kıbrıs’a giden? Son soru, Türkiye, Batı’nın jandarmalığını bıra-kıp da, ne zaman kendi işinin patronu olacak? Yahut gerçekten patron olmak istiyor mu? İşte bütün mesele bu...
Aziz Dolu






























