Enerjide Tasarruf
Kapatın kapıları,
Kapatın ışıkları, muslukları…
Tutumluluğa merhaba,
İsrafa elveda...
x x x
Tutumluluğu seviyorum.
İsraftan kaçıyorum.
Böylece,
Yokluk nedir, bilmiyorum.
Huri ASLAN (Belkıs İ.Ö.O.-3/A Sınıfı)
Derkenar: Enerjide Tasarruf Demişken…
Ülkemizin, son yıllarda Doğu ile Batı arasında bir enerji köprüsü olmaya doğru gittiği malumunuzdur. Enerji kaynaklarına sahip Doğu ile enerjiye muhtaç Batı arasında yer alan ülkemiz, her ne kadar köprü vazifesi (görev) görse de aslında bir enerji kaynakları deposudur. Sözgelimi Toryum madenini ele alalım. Nükleer enerji elde etmek için kullanılan bu radyoaktif element Türkiye’nin tekelindedir. Ülkemiz 800 bin ton rezerve sa-hiptir. İkinci sırada ise 300 bin tonla Hindistan gelmektedir. Toryumun ticari değeri ise 120 Trilyon doları bulmaktadır.
Ülkemizin bir diğer stratejik madeni de Bor elementidir. Dünya Bor rezervinin yüzde 70’ine sahip olan Türkiye’yi, yüzde 13’le Amerika Birleşik Devletleri izlemektedir. Yani cancağızlar, Türkiye bu elementle tekel olma-nın da ötesine geçmektedir. Peki, Bor madeni ne işe yarar? Bugün Ameri kanAlman ortaklığında Borla çalışan araba üretildiğini, hatta seri üretime bile geçildiğini; doğaya zarar vermeyen, en temiz yakıt olduğunu; benzinli araçlardan en az iki kat fazla menzile ulaşıldığını; diğer enerji kaynakları gibi, depolama sorunu olmadığını; silah sanayinden, bilgisayar sanayine oradan uzay araçlarına yakıt olmasına hatta nükleer teknolojide kullanılması-na kadar bir çok yerde kullanıldığını söylersek, sanırım bir fikir edinirsiniz. Peki, sahip olduğumuz Bor elementinin ticari değeri ne kadar, bunu biliyor musunuz? Tamı tamına 9 trilyon dolarlık bir servete sahibiz. Ama ne yazık ki gerekli yatırımları yapmadığımız için, Bor madenini sudan ucuz bir değe-re (fiyat) Batılılara satıyoruz. Sonrasında ise fahiş fiyatlarla işlenmiş mamûl (ürün) alıyoruz. Üstelik bu durumun nedenini bile sorgulamıyoruz. Ha bu arada, özelleşecek olan ETİBANK’a Amerikalıların talip olduğunu ve tes-pit edilen müemmen bedelin de 40 milyon dolar olduğunu düşünürseniz; şeytan bunun neresinde diye de sormanız gerekir?
Toryumla, Borla ilgili olarak söyleyeceklerimiz daha bitmedi dostlar. Sözgelimi Bor madeni ile ilgili yatırımları gündeme getirip, bu stratejik madene el attığı için siyasi hayatı bitirilen bir Şükrü Sina Gürel’i hatırlamadan geçmemeliyiz. Kanada’dan, hafızası silinmiş olarak dönen Türk bilim adamı Süreyya Bilir’i de ibretle yâd etmeliyiz. Alman vakıfları adı altında faaliyet gösteren yabancı istihbarat örgütlerini açık ettiği için öldürülen Necip Hablemitoğlu’yu ise rahmetle anmalıyız. Anmamız gerekenler daha bitmedi dostlar. Boğaziçi Evrenkentinden (univercity) Prof. Dr. Engin Arık var sıra-da. Türkiye’nin Toryum zenginliğini keşfeden; yürüttüğü ERKE Projesi ile Türkiye’nin enerji maliyetini ‘sıfır’a indirmeye çabalarken şüpheli bir uçak kazasında ölen bu vatansever Türk kadınını da unutmamalıyız. Dahası da var. ASELSAN’da çalışırken, şüpheli intihar vakaları ile ebediyete göçen mühendislerimizi de hatırlayalım. Savaş uçaklarının dost-düşman tanımlama sistemlerini millileştirerek, dünyada bir ilki gerçekleştiren; Amerika’nın, bu alandaki ‘teknolojik tekel’ini kıran bu Türk çocuklarıydı. Amerikan buluşu (patent) olan bu sistem, NATO’ya bağlı ülkelerin savaş uçaklarına takılmakta ve havada karşılaştıklarında, birbirlerini dost olarak algılamalarını sağlamaktaydı. Bu üç vatansever, Amerika, Yunanistan gibi herhangi bir NATO ülkesi ile savaşmamız halinde; uçaklarımızın, düşman uçakları tarafından keklik gibi avlamasının önüne geçmişti. Amerika’nın, bize sattığı askeri araçların (uçak, helikopter, tank…) elektronik sistemlerini uydular aracılığı ile kilitleyebildiği ve bir savaş anında, askeri gücümüzün felç olması demek olan bu durumun kabul edilebilir bir yanının olmadığı malumunuzdur. Peki, bu çocukların üzerinde çalıştıkları son proje neydi biliyor musunuz? Ordumuzun dökümünde (envanter) bulunan araç-gereçlerin elektro-nik sistemlerini, uydulardan gelebilecek bu tür müdahalelere karşı koruya-cak bir savunma kalkanı geliştirmeye çalışıyorlardı. Ama ne hikmetse durup dururken arka arkaya intihar (!) ettiler. Nasıl mı? Arz edeyim. İlk inti-harda, Hüseyin Başbilen 7 Ağustos 2006 tarihinde arabasına atlayıp; An-kara’nın, Pursaklar-Ayancık karayoluna gitti. Sol bileğini keserek intihar etti. İşin tuhaf yanı ise, boynundaki kesik izlerinin nasıl olduğunun dikkate alınmayışı idi. İkinci vaka, Ali Ünsem Ünal’ın 16 Ocak 2007’de arabasına binip, Ankara-Gölbaşı’ya gitmesi ve orada kafasına sıktığı kurşunla intihar etmesi diye kayıtlara geçti. Bundan on gün sonra yani 26 Ocak 2007’de, bu kez de Evrim Yançeken adlı mühendisimiz Ankara-Batıkent’de yaşadığı apartmanın 7. katından atlayarak, intihar etti. Onun intihar nedeni ise, ü-zerinde çalıştığı yüksek lisans tezinin gerilimine (stres) dayanamamaktı. Yani cancağızlar, bu -sözde- intihar vakaları ile ilgili tutanaklara, kargaların nereleri ile güldüklerini varın siz hayal edin.
Jandarma İstihbarat Binbaşısı Ahmet Cem Ersever ve iki arkadaşının öldürülerek, Ankara’nın üç ayrı köşesine atıldığını biliyorsunuz. ASELSAN’da görevli üç mühendise ait cesetler de yine üçgen oluşturacak şekilde Ankara’nın değişik yerlerine bırakılmıştı. Bu noktada, -tuzak kuramı (komplo teorisi) gibi olacak ama- iç içe geçmiş iki üçgenin ne anlama geldiğini ve A. Cem Ersever’in “Üçgendeki Tezgâh” adlı kitabını bir anımsamanızı istiyorum. Evet, bu tür işler hep bizim ülkemizde mi oluyor diye soracak olursanız; başka yerlerde de oluyor cancağızlar. Sözgelimi, İranlı 46 fizikçinin bir uçak kazasında cümbür cemaat ölmeleri de ilginç ahiret turlarından biri olarak tarihe geçmişti. Tam da İran’ın nükleer güç olmaya çabaladığı bir zamanda hem de… Ne diyelim? Türk-İslâm Dünyasının serpilip, güçlenme-sini istemeyen şer odakları sadece bizim çağdaşlar değil ki… Yedi düvel de karşı… Neyse, âlem varsın; planını yapsın bakalım. Elbet, Allah da bir plan yapacaktır! Bu arada öğrencimin şiirini nasıl buldunuz?
Serik 29.04.2008
Aziz Dolu Atabey





























