Batı ve Batılılaşma Olgusu

  • e-Posta

 

Batı, Türkler için daima bir mesele olmuştur. Olmaya da devam et-mektedir. Bu mesele, Hun Hakanı Balamir’in ‘Kavimler Göçü’nü başlatma-sı; Şu Türklerinin, İskender’i Hindistan’a sokmaması; Sultan Alpaslan’ın, Anadolu’ya girmesi; Kıpçak Türk’ü Selahaddin’in Kudüs’ü kurtarması; Fa-tih’in İstanbul’u fethetmesi; son olarak da 1974’teki ‘Barış Harekâtı’ ile Kıbrıs’ın yarısının geri alınması gibi sebeplerden dolayı süregelen bir mese-ledir. Batı meselesi askeri, siyasi, iktisadi… yönlerden sürmeye de devam edecek gibi görünüyor. Batıllaşma ise -tarih bilimi açsından- daha yeni bir meseledir. Tanzimatlı yıllarla birlikte Osmanlı’nın Batı vilayetlerinde, özel-likle de Türk ve Müslüman olmayan azınlığın yoğun olduğu şehirlerden başlayarak zamanla İstanbul’a ve devletin diğer şehirlerine de sirayet e-den (bulaşan) bir hastalık gibidir. ‘A la franga’lılık olarak adlandırılan bu hastalık, toplumsal hayatta yozlaşma, soysuzlaşma… gibi büyük tahribat-lara (hasar) yol açmıştır. Kısacası bir nevi ‘frengi mikrobu’ işlevi görmüş-tür. Yüz elli yıllık bu serencâmın şimdilerde mesele olmaktan çıktığı da or-tadadır. İçki, kumar, fuhuş, tefecilik, emek sömürüsü, toplumsal dayanış-ma ve yardımlaşmanın ortadan kalkması, sonu ‘izm’ ile biten deli saçma-lıkları… diye giden yozlaşma biçimleri -bize göre- birer Batıllaşma tezahü-rüdür. Üstelik bu tezahür, ‘kurtboğan’ misali, Müslüman Türk’ün damarla-rında gezinip durdukça; Türk-İslâm âleminin (dünya) ‘bir, iri ve diri’ olma-sını beklemek de ham hayal olacaktır.
 
Avrupalı, -bize- yenile yenile; sonunda -bizi- yenmeyi öğrendi. Bunu da bilim ve teknolojiden güç alarak yaptı. Biz ise “Oku!” emri ile başlayan bir dinin mensubu olmamıza rağmen cahilliğe, softalığa, soytarılığa gark olduk. Sonuçta da Batı taklitçiliğine yani Batıcılığa yakalandık. Dantelli kü-lot, köpek maması, helâ (kenef, tuvalet) taşı taşıdık ülkemize… Beyoğlu’n-da, Galata’da (Pera) erkeklerimizin bıyık burup, -af buyurun- tazılar gibi mendil koklamalarını; kadınlarımızın, şemsiye sapı çevirip, zampara velet-lerle musiki dersi icra etmelerini Batılılaşmak olarak algıladık. Peki, sonra ne oldu? Avrupa elimizden çıktı. Afrika elimizden çıktı. Asya ise zaten ma-zide kalmış bir hülya idi. Batılılar ise, bizim bu soytarıca (palyaço, show-man) hallerimize bakıp bakıp keyiflendiler. Allah’tan ki, “Biz Anadolu’ya bir iman ve ideal (ülkü) götürüyoruz.” deyip; son bir silkinişle, tek atımlık ba-rutu kalmış silahın horozunu kaldıran ‘Sarı Paşa’ Mustafa Kemal iyi nişan aldı da, Batı Türk ülkesinin çekirdeği olan Anadolu’yu elimizde tutabildik. Ama yine de, yüreği yangılı bir ozanımızın “Hey Anadolu’m, sen saksılara sığacak çınar mısın?” diyen isyanına; “Yeniden doğmaya var mısın?” diyen haykırışına katılmadan da edemiyor insan… İç burukluğuna, -maalesef- Yörük ayranı da çare olamıyor canlar.
           
Aslında Batılılaşmanın tanımının doğru yapılması durumunda milleti-mizin –doğaüstü bir meziyetle- silkinip, özüne dönmesi olası (muhtemel) bir gelişme olabilir. Bize göre ‘Batılılaşma’, Batı gibi düşünme; Batı gibi söyleme; Batı gibi yaşamadır. Batı karşısında düşülen acziyet (çaresizlik); hissedilen aşağılık kuruntusu (kompleks); düşülen ‘taklit’ telaşı ile girilen çıkmaz sokaktır. Neden derseniz, ‘tarih boyunca Batı’ya meydan okumuş bir millete, ‘Batılılaş’ demek ne kadar mantıklıdır’ sorusuna dürüstçe bir cevap vermenizi öneriyor ve ‘akla ziyan’ olmayacak bir yanıt bulabildiğiniz takdirde bizleri de aydınlatmanızı istirham ediyoruz (dilemek) cancağızlar. Üstelik de bu milletin şerefine, haysiyetine, şanlı tarihine yabancılık çek-meyen; bu millete -aidiyet duygusu ile- yürekten bağlı olan bir insanın da, bu soruya kolay kolay yanıt veremeyeceğini iddia ediyoruz. Zira biz Doğu’-yuz, Büyük Doğu’yuz. Doğu’yu, ‘Büyük Doğu’ yapan da Türk-İslam Mede-niyeti’dir. Atalarımızın bizlere emanet ettiği o efsanevi medeniyeti canlan-dırmak; ateşini harlamak hem dini, hem milli, hem de insani görevimiz ol-malıdır. Dahası namus borcumuz olmalıdır. Üstelik ‘emanete hıyanet’ Türk gençliğine yakışmaz, yakışmamalıdır da… Son tahlilde, yüz elli yıldır sürüp giden; Ahmet Kabaklı Bey’in, harikulade bir teşbihle “Temellerin Duruşma-sı” olarak adlandırdığı bu serencamının biran önce sonuçlanmasını; Yüce Allah’ın, Müslüman Türk’ü korumasını, yüceltmesini; kaderini -inşallah- ‘ebedi’ kılmasını diliyoruz. Peki, biz kim miyiz? Arz edeyim… “Bir dolmuş dolusu insan!”  
 
Serik/Sarıabalı–19.08.2008 Salı
Aziz Dolu Atabey
TES Serik İlçe Yönetimi
 

Yorum Ekle


ÇANAKKALE
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam

Orhun Kitapevi

Destan Romanlar

Ölümsüzlük Pınarı
Başkurt Türklerinin Ural Batur Destanı, 94 sayfa
Temin Adresi:
22 Kitaplık Setin Kampanya Fiyatı: 45 TL  
Reklam

URUMÇİ OLAYLARI

Reklam
Reklam
Reklam
Reklam
Reklam

Misafirlerimiz

mod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_countermod_vvisit_counter
mod_vvisit_counterBugün275
mod_vvisit_counterDün504
mod_vvisit_counterBu Hafta2128
mod_vvisit_counterGeçen Hafta3166
mod_vvisit_counterBu Ay4387
mod_vvisit_counterGeçen Ay14373
mod_vvisit_counterToplam203458

Çevrimiçi: 35
IP: 38.107.179.237
Tarih: 10 / 02 / 2012