
Ve dediler ki bir gün,
Binlerce yıl aldı senin yolculuğun.
Bir suyun sesi vardı bir de rüzgarın…
Tarihe tarih denmeden önce.
Ol… dendiğinde çamur kıpırdandı.
Balçığa gün vurdu, ışığa çıkmak istedi canlı.
Suyu emdi, kuru toprağa kök saldı.
Güneşi emdi, göğe dal saldı.
Balçıkta kalanlar vardı.
Işığı görmek istedi, göz verildi.
Işıktan kaçmak istedi akıl verildi.
Aklıyla övündüğü gündü tarihin başladığı gün
Aklını yönetenler o gün bir destan yazdılar.
Türeyiş Destanı dediler adına.
Yazıları, kitapları yoktu;
Çocuk belleklerine yazdılar destanı.
Ama isimleri vardı.
Diline geleni taşa kazımayı öğrendiğinde tarih, ismini de yazdı !
Dağ eğildi de üzengi oldu asıldık,
Çeliği pek tutacak suyumuz vardı.
Toynaklarında kıvılcımlı nalları atlarımızın,
Toynaklarında kıvılcımlı nalları atlarımızın,
Sağrılarında çok bilişli ak kızlarımız,
Oğlanlarımızla bir oynaştı pusatlarımız.
Yanıbaşımızda er kurumlu evdeşlerimiz,
Yanıbaşımızda er kurumlu evdeşlerimiz,
Kısraklarımızda bir nakışlı eğerlerimiz,
Kopuzlarımızda iç çekişli mut yırlarımız…
Yol tuttuk, iz sürdük, yurtlandık.
Yol tuttuk, iz sürdük, yurtlandık.
Destanın başında Oğuz Kağan’dı adımız.
Gün doğumunu sırtlanıp yürüyüverdik,
Attilakoyduk destanımızın adını.
Bumin ve İstemi Atalarından
Birlik öğüdü görmüş, Bilge ve Kültigin.
Dirlikmiş, birliğin ödülü.
Dirlikmiş, birliğin ödülü.
“Ben… Tanrıdan olma Türk, Bilge Hakan…
Sözlerimi iyice işitin.
Önce siz kardeşlerim, oğullarım, birleşik boyum
Ve ilerde gün doğusuna, güneyde gün ortasına,
Geride gün batısına, kuzeyde gece ortasına kadar halkım…
Türk Milleti için gece uyumadım,
Gündüz oturmadım.
Kardeşim Kültigin’le ölesiye, yitesiye çalıştım, çabaladım.
Halkı ateş ve su gibi birbirine düşman etmedim.
Çıplak halkı giyimli kıldım.
Fakir halkı zengin kıldım.
Güçlü devleti olandan, güçlü hakanı olandan daha iyi kıldım.
Türk milletini düşmansız kıldım.
Ey Türk Milleti…İşit…
Üstteki mavi gök çökmedikçe,
Alttaki yağız yer delinmedikçe,
Senin devletini ve yasalarını kim bozabilir…
Çökmedi mavi gök,
Delinmedi yağız yer.
Güneş, yaktı toprağı…
Güneş, yaktı suları…
İnsan göğe bakındı,
İnsan yere bakındı…
Tanrı beni unuttu mu ?
Tanrı beni unuttu mu ?
Bir lokmaya bin ağız açıldı.
Bir yuduma ölüyorlardı.
Göç, göç diyen kuşlar uyuyorlarmış,
Gagaları kanatlarına gömülmüş, tekin.
Gün beyleri oturdu, danıştılar.
Bir susuz kara aygırlarına,
Bir sütü kesik analarına,
Bir meyve vermez ağaçlarına,
Bir kıraç yere bakındılar…
Su isterdiler…
Tanrı’nın suyundan bir yudum su…
Bakır bakışlıydı güneş,
Demir göz alıyordu,
Çocuğun kirpiğinde toz,
Kadının saçında beyaz,
Adamın sakalında güneş sarısı…
Rüzgara tuttular yüzlerini,
Gözlerini göğe diktiler de öyle yürüdüler…
Taşları yalarken, gökteydi bakışları.
Ala çadırlar azaldı, kor ocaklar azaldı,
Kara aygırlar düşüp kaldı,
Kuru bebeler toprak oldu…
Yağmuru bulduklarında uzun bir yoldan gelmişlerdi.
Uzun bir savaşa durdular…
Yağmurun sahibi vardı,
Paylaşmıyorlardı.
“Ben Satuk Buğra Han…
El aldım Atam Bilge Kül Kadir Han’dan…
Uzun yoldan yağmura geldim.
Yağmuru düşümde gördüm.
Dudaklarıma serin serin değiverdi.
Alnımı bir aydınlık okşadı.
Sordum: ”Kimsin?”
“Muhammed” deyiverdi…
Şahadetle…
Yağmuru aldım, paylaştım.
Alp’tım, Alperen oldum !
Soyuma el verdim, soyuma Yasa’mı verdim.
Alp’tım, Alperen oldum !
Soyuma el verdim, soyuma Yasa’mı verdim.
Rüzgarla koştu okları,
Nefesle yetti atları,
Yandım diyene vardılar,
Yetiş diyene yettiler
Bir denizden bir denize, bir nehirden bir nehire
At sürerek çoğaldılar.
El aldım Selçuk atamdan.
Uzun yoldan geldim,
Malazgirt’te durdum.
Ben… Alparslan Han…
Bir kılıcım var belimde, bir kısrağım var altımda…
…Ve dediler ki bir gün
Demirdağı eritip
Anadolu’da yeniden kıvılcımlanan ateşi
Söndürmek istemişler.
Kor çeliğe su vermek gerekmiş…
Çünkü kalkanlar çiçekten örülmemiş.
Selçuk Atam hediyesi,
Ertuğrul Babam emaneti
Domaniç yaylağıma gelin,
Söğüt kışlağıma gelin…
Meğer ki saraylar kurdunuz
Meğer ki şaraplar içtiniz
Meğer ki atlaslar giydiniz
Kan rengi yüzükler taktınız
Altın kabzalar kuşandınız
Anadolu çilesinden…
Ki biz, ki Kayı beylerı
Oğuz’un Anadolu’nun
Toprak donumuzu giyeriz
Demire su verir çalarız çeliği mermer otağınıza.
Çünkü biz var idik, çünkü biz varız…
“Ben… Ertuğrul oğlu Osman…
Anadolu beylerinin beyi Osman…
Hele gelin…
Devlet-i ebedi müddet,
Sonsuza kadar adalet,
Sonsuza kadar devlet,
Sonsuza kadar hürriyet,
Sonsuza kadar Millet !
Sancağa hilali nakşeden kim?
Denize karadan yürüyen kim?
Alevi semadan düşüren kim?
Çağ açıp çağ kapayan,
Toy kurup tuğlar diken,
Fethedip İstanbul’u Osmanlı kılan,
Türk kılan kim?
Açtığımız kapı, bize muştulanmıştır.
Kilidi kıran ele kutlular olsun !
O el nerededir ?
O el toplarımızla döğdüğümüz hisarda,
Kilidi kıran ele kutlular olsun !
O el nerededir ?
O el toplarımızla döğdüğümüz hisarda,
Hisarın kana boyanmış enkazında,
Hala sımsıkı tutar kılıcı.
Şehadetler üstüne dudakları,
Şehadetler üstüne dudakları,
Armağan olsun elin sahibine !
Ulubatlı Hasan’ı veren Anadolu’ya !
Çün İstanbul onundur artık.
Bu kapıdan yürüsün güneşe, bu kapıdan yürüsün geleceğe.
Batı’dan Doğu’ya, Doğu’dan Batı’ya.
İlmimizle geldik, ilmimizle.
İnancımızla geldik, inancımızla.
Kanunumuzla geldik, kanunumuzla,
Adımızla geldik, adımızla yaşayalım !
Ulubatlı Hasan’ı veren Anadolu’ya !
Çün İstanbul onundur artık.
Bu kapıdan yürüsün güneşe, bu kapıdan yürüsün geleceğe.
Batı’dan Doğu’ya, Doğu’dan Batı’ya.
İlmimizle geldik, ilmimizle.
İnancımızla geldik, inancımızla.
Kanunumuzla geldik, kanunumuzla,
Adımızla geldik, adımızla yaşayalım !
Atam oğuzun oğulları durup oturmadılar.
Güneşi sırtlanıp batıya yürüdüler.
Serin rüzgarı göğüsleyip kuzeye yürüdüler.
Suyun kokusunu alıp güneye yürüdüler.
Vedalaştıkları yerde sözcüler bıraktılar.
Tarihe tanık bekçiler bıraktılar.
Dört yöne tanıklar bıraktık.
Gün geldi dört yönden kuşatıldık.
Can evimizden vurmaktı niyetleri.
Asırları hafızamızdan silmekti.
Şah damarında cenge tutuştuk Osmanlı’nın
Tırnaklarımızla yırtıyorduk
Boğazımıza uzanan pençeleri.
Demir parmakları kırıp suya gömerken
Tarihe Mustafa Kemal adını yazdık.
Atlılar… Atlılar hiç uyumadılar,
Kara kalpaklarını alınlarına düşürdüler,
Yolun sonuna baktılar, gördüler…
Arkadaşlarını yol üstünde bir ağacın yamacına
Kardaşlarını buz tutmuş siperlerde,
Çocuklarını öfke yutmuş düşman elinde,
Analarını iki elleri Allaha açılmış bıraktılar.
Babalarıyla zaten cephede helalleştilerdi…
Hiç ağlamadılar…
Hiç uyumadılar…
Bir soğuktan gözleri yaşardı,
Bir de alevli güneşten…
And içmişlerdi!
Titrek elleriyle Sevr’e gidip
Kelle kurtarmak için imza atanlara,
Zavallı canı için ata yurdunu
İngilize, Yunana, Fıransıza,
İtalyan’a peşkeş çekenlere
Utanmadan dönüp gelenlere
Hesap sormaya
Ant içmişlerdi.
Rütbelerini İstanbul’da bıraktılar.
Artık Mustafa Kemal’in ordusuydular,
Türk’ün ordusuydular.
Değil mi ki son kurşunu kuşaklarına sokup,
Kurşunu yoksa yabasını sırtlayıp,
Orağını, tırpanını bileyip
Kuvva oldular…
Artık halkın ordusuydular.
Ankara’nın ordusuydular…
Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ordusuydular.
Rütbelerini Başkomutan’dan aldılar.
Ve dedilerki bir gün,
Dönüp geriye baktığında,
Meçhul gölgeler görmeyeceksin !
Yol yürünmüş, ayak izlerin kalmıştır.
Kurd’un gölgesi Batı’ya uzandığında,
Yol yürünmüş, ayak izlerin kalmıştır.
Kurd’un gölgesi Batı’ya uzandığında,
Ayağında zincir yüklü soydaşımı anlattım oğluma.
Diline pranga vurulmuş ozanların türküsü için hayır diledim.
Manas’ı çığırırken niye ağlıyorlar anlattım, gücüm yettiğince !
Ergenekon niye yasak, bir bir anlattım oralarda…
Başkomutanın özgürlük aşkıyla hatırladım, Ata topraklarımı !
Toprak, Kızıl Elma’ya uyandığında, dile gelip konuştu:
Bir ağaca öz su verdim dedi, dallarına sızdırdım,
Diline pranga vurulmuş ozanların türküsü için hayır diledim.
Manas’ı çığırırken niye ağlıyorlar anlattım, gücüm yettiğince !
Ergenekon niye yasak, bir bir anlattım oralarda…
Başkomutanın özgürlük aşkıyla hatırladım, Ata topraklarımı !
Toprak, Kızıl Elma’ya uyandığında, dile gelip konuştu:
Bir ağaca öz su verdim dedi, dallarına sızdırdım,
Sızan özün kokusundan tanışasınız diye !
Binlerce yıllık birlikte, birkaç günlük ayrılık nedir ki ?
Bir ağacın yaprağı sararıp dökülse de, dibine düşer.
Bir ağacın yapraklarıyız biz,
Binlerce yıllık birlikte, birkaç günlük ayrılık nedir ki ?
Bir ağacın yaprağı sararıp dökülse de, dibine düşer.
Bir ağacın yapraklarıyız biz,
Yazı-kışı birlikte yaşadık, birlikte yaşarız !
Ve dediler ki köşe başlarındaki pusular, güneş altındadır.
Yol arkadaşlarından geride kalanlar da olacak,
Yol arkadaşlarından geride kalanlar da olacak,
Hala ayaklarına dolananlar da !
Batı’ya çıkan yolu, yürüyüp gelen sensin.
Kuzeyde üşüyen, güneyde terleyen sensin.
Doğu’dan yürüyüp gelen de sen değil miydin ?
Geldiğin yolda, senin için işaretler var !
Şimdi daha hızlı yürümelisin !
Yorulana bakıp, üzülme !
Yoluna çıkana bakıp, umudunu yitirme !
Bu güne kadar her şey yazıldı, şimdi sen yazıyorsun,
Tarihi en büyük Türk’le, Atatürk’le yazıyorsun!
Kuzeyde üşüyen, güneyde terleyen sensin.
Doğu’dan yürüyüp gelen de sen değil miydin ?
Geldiğin yolda, senin için işaretler var !
Şimdi daha hızlı yürümelisin !
Yorulana bakıp, üzülme !
Yoluna çıkana bakıp, umudunu yitirme !
Bu güne kadar her şey yazıldı, şimdi sen yazıyorsun,
Tarihi en büyük Türk’le, Atatürk’le yazıyorsun!
Ve dedi ki:
“Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir..!”





























