Bu ne kardeşim ya? Kimin eli kimin cebinde belli değil. Kime güveneceğiz? Hangi kurum doğru söylüyor? “Özgürlük” deyince ne anlamalıyız? Bunun sınırları nereye kadar uzanmalıdır ya da bir sınırı var mıdır?..
İşte bu soruları millet olarak kendimize sormanın tam zamanı! En azından bireysel anlamda bu sorulara mevcut dünya düzenini de göz önünde bulundurarak cevap arama zamanının geldiğini düşünüyorum. Hem de öyle evirip-kıvırmadan, nalıncı keseri gibi kendimize yontmadan, adam gibi cevaplar vermenin zamanı. Siyasi görüşünüz, cibilliyetiniz, inancınız ne olursa olsun bu topraklara “vatan” diyorsanız, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kendi devletiniz sayıyorsanız, bu devlete vatandaşlık bağı ile bağlıysanız, başka başka ülkelerin ülkülerini benimsememişseniz öz eleştiri yapmak için bundan daha iyi bir fırsat olamaz. Gelin millet olarak bu fırsatı kaçırmayalım!
Yapılan araştırmalarda bu kadar büyük psikolojik harbe maruz kalmasına rağmen en güvenilir kurum hala Türk Silahlı Kuvvetleri. Geçmiş yılları düşünürseniz oranda elbette ciddi bir düşüş var ancak bu millet hala Türk Ordusunu en büyük güvence olarak görmeye devam ediyor. İşte bu güvenli kurumun en namahrem yerlerine geçmişte girilmedi mi? İçerisinde devlete ait çok özel bilgilerin yer aldığı hatta giriş yetkisi çok az görevlide olan Kozmik Odalar didik didik aranmadı mı? O dönemde birileri olayı gözyaşları arasında alkış yağmuruna tutmadı mı? Oradaki bazı bilgiler belki de cımbızla aralanarak gözümüzün içine sokulmaya çalışılmadı mı? “Devlet Sırrı!” (Elbette kaldıysa!) diye nitelendirilebilecek birçok husus özellikle bazı basın-yayın organlarında çarşaf çarşaf yer almadı mı? O zaman ne yapmıştık hatırladınız mı?.. Yazık ki alkışlamıştık…
O güvenilir kurum Türk Ordusunun birçok paşası, eski kuvvet komutanı hatta son Genel Kurmay Başkanı şu anda nerede hepimiz biliyoruz. Suçlu olup olmadıkları yargılama sonucu ortaya çıkacak. Ancak hemen her kesim artık tutukluluk süresinin uzunluğu konusunda hem fikir. Peki, bu işler gündeme geldiğinde biz ne yapmıştık hatırladınız mı?..
Ben kısaca hatırlatayım. “Ne yani asker suç işlemez mi? Suç cezasız mı kalmalı? Devlet bağırsaklarını temizliyor! Demokratikleşiyoruz!” gibi içi boş, süslü cümlelerle alkış alma yarışına girmiştik. Yargının en temel evrensel kurallarından birisi olan “Suçu ispat edilene kadar her birey suçsuzdur!” ilkesini büyük bir kesim ne yazık ki göz ardı etmişti... Dün yargının bağımsızlığından söz edenlerin bu gün yargının sınırlarını aştığını iddia etmesi oldukça acı, acı olduğu kadar da düşündürücü değil mi? Hele yargıya müdahalesi kabul edilemez. Demek ki; Adalet birgün hepimize gerekebiliyormuş…
Geçmişte terörle mücadelede aktif görev alan birçok güvenlik görevlimiz bir kısım tartışmalı belgelerle, sözde itirafçıların beyanları ile zan altında bırakılırken ne yapmıştık? Hatırladınız mı?.. Hele faili meçhuller konusu bana göre tam bir facia. Elbette suç işleyen cezasını çekmeli ancak devleti suçlu göstermeye çalışan zihniyete de “Dur!” demesini bilmeliyiz. Biz bildik mi? Aksine, tehcir olayından tutun da devlete karşı ayaklananlardan, çeşitli cinayetlere kurban gitmiş şahıslardan sanki suçu devlet işlemiş gibi özür dileme yarışı başlattık!
Üniversite hocalarından tutun da milletin vekili olmayı yine milletin oyları ile kazanmış olan şahıslara, gazetecilere, yazarlara kadar geniş bir yelpazeden insan tutuklanırken ne yaptık? Ne yapacağız! Bir kısmımız alkışladı, bir kısmımız “Acaba!” dedi, bir kısmımızda sessizce seyretti… Hem de adaletin bize de bir gün gerekebileceğini bile bile… Birçoğumuz tutuklanacakların neredeyse listesini yayınlayan bazı yazarları daha ciddi takibe aldı! “Bu belgeler yargı organlarından önce nasıl bu şahısların eline geçiyor?” sorusunu sormadan birileri “demokrasi kahramanı!” ilan ediliverdi...
İş televizyon dünyasına, futbol takımlarımıza kadar uzandı, seyrettik. Hele farklı takımı tutuyorsak olanları alkışlamaya kalktık. Yargılama başlamadan suçluyu bulup cezalandırdık bile…
Oysa Anayasa değişikliği ile ilgili referandum sürecinde toplumun büyük bir kesiminin kafasında net olmayan tek konu yargı ve yapısı ile ilgili değişikliklerdi. O dönemde olay, siyasallaştırılıp toplumun gözünden kaçırıldı. Yasal düzenlemeler yapılırken de istişare yerine belirli bir kesimin fikirleri kabul görünce bir takım eksik ve aksaklıkların olması kaçınılmaz hale geldi. Ne mi oldu? Daha ne olmasını bekliyorsunuz? Devletin haber alma teşkilatının başındaki şahıs ve beraberindekiler hakkında size bu satırları yazdığım dakikalarda ifade vermeye gitmedikleri için ifadelerinin alınması için tutukluluk kararı verildiği basın yayın organlarının en önemli gündem maddesiydi… Bu şahısların bilgilerine dahi başvurulmadan iddialar basında manşetleri süslüyor. İddialar yenilir yutulur cinsten değil. Ancak bunların doğruluğu araştırılmadan, basında yer alması ne derece doğru? Devletin en önemli istihbarat teşkilatının böyle hırpalanması kime, ne kazandırır?
Gelelim meselenin özüne. “Azı karar, çoğu zarar!” atasözümüz görüldüğü gibi boşuna söylenmemiş. Her yerde, her şeyin konuşulması doğru değil. Herkes her şeyi bilecekse neden istihbarat teşkilatına ihtiyaç duyuyoruz? Diğer ülkelerin istihbarat teşkilatlarının yaptıkları ortada. O ülkeler istihbarat teşkilatlarını ortadan kaldırıyorlar mı? Rusya’da rejim değişti ama KGB değişmedi… İsrail’de defalarca başbakan değişti ancak MOSSAD değişmedi. Amerika’da zihniyetler değişti ancak CİA değişmedi. Dünyanın dört bir yanında kendi ülkelerinin zararına gördükleri kişi ve kuruluşlara, hatta devletlere karşı operasyonlar düzenlemeye devam ediyorlar. Bizim İstihbarat kuruluşumuzun böyle bir operasyonunu hatırlayanınız var mı? Ben duymadım. Daha ne istiyorsunuz? Eksiği varsa giderelim. Yanlışı varsa düzeltelim. İçlerinde çürük elmalar varsa ayıklayalım. Ancak bütün bunları bağırıp çağırmadan, kırık dökmeden yapalım ki devletimiz, milletimiz zarar görmesin. Dünya da çok ciddi değişiklikler yaşanıyorken, sınırlarımızın dibinde savaş naraları atılırken ordumuzun, istihbarat teşkilatımızın zarar görmesinin kimin yararına olduğunu iyi düşünelim. Adaletin bir gün hepimize gerekli olabileceğini aklımızdan çıkarmayalım. Demokrasi deyince her isteyenin istediğini yapabileceğini anlama alışkanlığını bir kenara bırakalım. Her duyduğumuza balıklama atlamak yerine akıl süzgecinden geçirelim. Kar-zarar hesabını yapıp öyle ortaya çıkalım. Yoksa “Keşke”lerle ömür tüketmeye devam ederiz…
Ahmet AYKOL / TÜRKAV DENİZLİ Şube Başk.































